6 ŞUBAT’IN ÜÇÜNCÜ YILINDA…

Tarih
01 Şubat 2026
Okuma süresi
~5 dk

YAZAN: S. Nazik IŞIK

Eşit Yaşam Derneği olarak her ayın ikinci perşembesinde çevrim içi yaptığımız bir sohbet saatimiz var. Kolaylaştırıcılığını düzenli olarak ben yapıyorum şimdilik. Şimdiye kadar sizlerden katılan olmadı, ama bundan sonra katılırsınız diye umarak bu yazıyı yazmaya karar verdim.

6 Şubat, 2023’te yaşadığımız Kahramanmaraş ve Hatay depremlerinden sonra, Türkiye ve hatta dünya tarihinde doğal afetler açısından çok kara bir gün oldu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yer alan illerden 11’inde yaşayan yaklaşık 15 milyon insan 6 Şubat sabaha karşı 4:17’de 7,5’luk bir depremle sarsıldı. Sonra aynı gün öğlen saatlerinde yine 7’den büyük ikinci bir deprem bölgeyi sarstı. Binlerce ev, bina yıkıldı, ağaçlar yerlerinden çıkıp gitti, dereler, nehirler, toprak yarıldı, dağlar bile yer değiştirdi, yollar kırıldı, geçit vermez oldu. 55 binden fazla insan öldü, şehirler enkaza döndü. Ölenlerin çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu o hengâmede fark edemedik bile. Zaten kaydını tutan da yoktu. Acılı ve şaşkın televizyonlarımızın başından ayrılamaz, gözyaşlarımızı dindiremez olduk. Televizyonlar siyah ceset torbalarının yığınlarını moral bozukluğunu artırmamak için göstermemeye başladılar, ama biz biliyorduk, oradaydılar, canlarının hesabını soran olacak mı diye sessiz bir bekleyişe başlamışlardı. Bizler de günlerce yıkıntılardan çıkarılan her çocukta, her kadında, her canlı varlıkta neye şükrettiğimizi de pek bilemeden şükrettik.

Herkes gibi bizler de o illerdeki akrabalarımıza, arkadaşlarımıza ulaşmaya, nefes aldıklarını duymaya çalışıyorduk. Çöken haberleşme ağları ne kadarına elveriyorsa tabii. Kahramanmaraş’ta sendikal hareketten gelen, siyasette önseçim birincisi çıkmayı başarmış nadir kadınlardan biri olan dostum Kibar Özdemir’e, Hatay’da insan hakları hareketinden avukat arkadaşımız Hatice Can’a ulaşamadık, ulaşamadık, ulaşamadık... Günler sonra soğumuş bedenleri çıktı enkazlardan.

Şubattı, hava soğuktu, insanlar yıkıntıların altındaydı, bir şekilde yıkıntılardan çıkmayı başaranlar da üç-beş odunla yakılan ateşlerin başındaydı ya da yıkıntının başından ayrılamıyordu, kimi evladını, kimi anasını bekliyordu, kimi birkaç parça eşyasından ya da kimliğinden, altın ziynetinden kalan da çalınmasın nöbetini.

Çöken sadece evler olmadı, hastaneler, elektrik ve su sistemi, okullar, kamu binaları, ulaşım sistemleri, örneğin hava limanları, kara yolları, yani her türlü kamu sistemiydi. Protezini, tekerlekli sandalyesini, koltuk değneğini kaybedenden ilaçları yıkıntıların kim bilir neresinde kalanlara kadar her türlü engellinin günlük hayat araçları elden gitmiş, bir sonrakine nasıl erişileceği tamamen belirsizliğe düşmüştü. Enkazlardan canı sağ çıkanların ne kadarının bedeni bütündü, kaydı tutulmadı. Binlerce, yüzbinlerce yeni ortopedik engelli, zihinsel engelli, görme ya da işitme engelli sessiz sedasız ama engelli olarak yaşamaya başlayıverdi.

Devlet bölgeye üç gün sonra adım attı, çadırlar kurulmaya, Kızılay’ın çadır sattığı duyulmaya başlandı. Kendi askerini kışladan çıkarıp da insanlara yardıma göndermekten korkan bir iktidarımız olduğunu duyduk ama inanamadık. Sonra resmi tarih yazanlar daha ilk solukta oradaydık demeye utanmadı ama biz, insanına böyle davranabilen siyasetimizden çok utandık.

Sonra çadır kamp günleri başladı. Su pet şişeyle, ekmek sıraylaydı. Tuvalet yoktu, banyo yoktu, kadınlar sırtlarına giyecek bir kazak, ayaklarına geçirecek bir çorap bulamıyor, ortalıkta ihtiyaç göremeyecekleri için iki battaniyeyi çevirip bir tuvalet inşa etmeye çalışıyorlardı. Çay-sigara bile yoktu, boğazlardan sıcak bir kaşık çorba günler sonra geçti. Çadırlar iç içeydi, çadırlar arasında da içinde de bir damla mahremiyet yoktu, Kim kimin çadırındaydı, kim bilir. Binlerce kadın ve çocuk o şartlarda şiddete, tacize, tecavüze uğradı. Sesleri çıkamadı, kayıtlarını tutan da olmadı.

Türkiye belediyeleriyle, şirketleriyle, insanlarıyla, sivil toplumuyla ne bulabildiyse onu yükleyerek bölgeye koştu, İlk 5-6 aydan sonra bu koşunun hızı çok düştü, 2.yıldan itibaren bölgede hizmet sunabilenlerin sayısı tükenmeye doğru gitti. Bölgedeki tüm yerleşim yerlerinde, 21 metrekarelik konteynerlerle konteyner tarlaları kuruldu. Bugün, depremden üç yıl sonra bile, hala 300 bin dolayında insan konteynerlerde yaşam mücadelesi vermeye devam ediyor. LGBTİ+ larsa konteynerlere bile sığdırılamadılar. Onlara bir konteyneri bile çok gören karar makamları karşısında iyice yalnızlaştılar, sığamadıkları bu yıkılmış şehirlerden genellikle çıkıp belirsizliklere gittiler. Gündelik hayat kap kacak, çamaşır, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, rondo, fırın hatta dörtlü ocak olmadan sürüyor. Çamaşırhanelerde ayda bir gelen çamaşır yıkama sırası, banyolarda kişi başına 10 dakikalık yıkanma süresi bekleniyor.

Konteyner kentlerde de özel alan yok, mahremiyet yok, sosyal alan yok, bakkal yok, pazar yok. Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, taciz vb. sorunlarsa var, var olmaya devam ediyor. Ama şiddete uğrayanlara hizmet sunan kadın dayanışma merkezleri, ŞÖNİM’ler tek tük açıldı, sığınak ise birkaç geçici barınma merkezinden ibaret.

Yıkılan işyerleri erkeklerin ve biraz da kadınların işsiz kalmalarına yol açınca erkekler iş peşine yollara çıktılar, bazı ilçelerde şehrin yeniden inşasına dışardan gelen erkekler olmasa, erkek nüfus gözle görünür şekilde düşmüş durumda. Kadınlarsa, bir kez daha çocuklarla geride kalanlar oldular; bakım yükünü sırtlanmış, çocuklara, hastalara, yaşlılara, engellilere 21 metrekarelik hayat içinde bakmaya çalışanlar oldular.

Yıkılan okulların yerine yenilerinin inşası yarısı kadar sayıya bile erişmedi, yıkılmayan okullara da yıkılan kamu binaları yerleştiğinden çocuklar okulsuz kaldı, kalmaya da devam ediyor. Okul yokluğu, binlerce aileyi, çocuklarının eğitimi yarım kalmasın diye yollara düşürdü. Ya yakınlarının yanına gittiler ya belediyelerin tahsis ettiği otellerde birkaç ay kalıp sonra yeni bir yaşam kurmaya yelken açtılar. Bu ailelere ne oldu? Bilen var mı, bilmiyoruz. Ne kadarı geriye dönüş yaptı, ne kadarı yeni bir hayata tutundu? Bilmiyoruz.

Bugün hala hastaneler yarım yamalak, açık olanlarda da cihazlar ve uzman doktorlar yetersiz. Doğum hastaneleri kalmadı desek yeri. Eczaneler yeniden açılmaya başlandıysa da ilaç bulmak hala güç. Yıkıntıların temizlenmesinde, enkazların kaldırılmasında ortaya çıkan toz, asbest, ciğerlere yerleşti çoktan. Yol açtıkları hastalıklar da her gün daha fazla kendini gösterir olmaya başlamış durumda.

Kırsalda yaşam ne halde, orası adeta meçhul. Yürütülen hayvanlar, çöken ekonomi, derinden de derin hale gelen yoksulluk. Kentlerde TOKİ konutları boy göstermeye başladı, ama şehirlerin yeniden inşasında kimseye sorulmadan çizilen mimariler, komşunu bırakıp gitmek zorunda olduğun yeni yeni mahalleler insanlara ne getirecek, belirsiz.

Yıkılan binalarla, çöken şehirlerle ilgili açılan davalar ise yapsatçı müteahhitlerden başkasını neredeyse kapsamıyor. Bunlara ruhsat verenlerin, imar izinleri çıkaranların esamesi okunmayan davaları izleyen Adaletin Peşinde Aileleri hepimizden dayanışma bekliyor. En azından yargı paketleri içinde infaz kanunu oyunlarıyla görünmezleştirilen örtülü aflara karşı dayanışmamızı göstermemizi bekliyorlar.

Daha kaç yıl bu yazdıklarımı yazacağız bilmiyorum.

Daha kaç zaman bu acılara ağlayacağız, bilmiyorum.

Daha ne kadar bu acıları beklemenin korkusuyla yaşayacağız, bilmiyorum.

Bildiğim, bir şey yapmazsak, dirlik getiren bir hayatı inşa etmenin bir ucundan da bizler tutmazsak, işte bütün bu bilmediklerimin sonsuza kadar bizimle kalacağı!

6 ŞUBAT’IN ÜÇÜNCÜ YILINDA…