YAZAN: Ezgi SARI
Bu hikâyeyi bilirsiniz aslında. Şu parkta oynayan çocuklar bile bilir. Ama kimsenin anlatmaya gücü yetmez ve tabi ki cesareti de. Çünkü bazı şeyler anlatılmaz. Bazı şeyler sadece akışına bırakılmalıdır. Tıpkı yağmurun yağması, şelalenin akması, bir çiçeğin açması gibi… Neden diyor gözleriniz, görüyorum, neden anlatıyorsun madem tüm bu saçmalıkları? Çünkü bu hikâye benim ve kuralları ben koyuyorum.
Hadi biraz rahatlayın, arkanıza yaslanın ve hikâyemin tadını çıkarın.
Hiç unutamadığım bir anımı dinleyin önce. Sizin de yürüyebileceğiniz herhangi bir sokaktı, günün herhangi bir özel anlamı yoktu. Sadece o sokaktan geçen sıradan biriydim, hepsi bu. Soğuk, çok soğuk bir kış günüydü ve şehir bembeyaz örtüsüyle masumiyetini haykırmaya çalışır gibiydi. Bizse kirli ayaklarımızla beyazını kirleterek masumiyetini çalmaktaydık şehrin. Ellerimde sizin dokusunu bildiğiniz siyah bir eldiven… Soğuktan kaçırmaya çalıştığım tenim buz yanığı, yürümeye devam ediyordum. Özel bir an değil demiştim değil mi? Değildi, ta ki elimin üstüne düşen, tenime dokunmaya çalışan bir kar tanesine değin. Bir perinin sihir tozu olmalıydı. Ve siz bayım bu ana şahit olmalıydınız. Bir mucizenin dokunuşuna tanıklık etmeliydiniz.
Altı üstü bir kar tanesi mi? Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Üzülürüm. Oysa benim için paha biçilemez kutsallıktaydı.
Harika bir şekli vardı, kusursuzdu. Göz bebeklerime hapsetmek istercesine yaklaştırmıştım küçük mucizemi. Görenler kör olduğumu düşünmüş olmalılar.
O gözlerime değdi, vücut boşluklarıma huzur doldu ve ben büyüdüm. Şimdi ne zaman kar yağsa bu anım gelir aklıma. O kutsal an.
Sahi bayım ellerinizin ellerime değişi de karlı bir gündeydi değil mi?
Size ait bir parça…
Devamı “Gelecek”…
3 Şubat 2016




