
YAZAN: Hülya DARAN DEVECİ(Öğrenci Veli Derneği (VeliDer) Ankara Şube Başkanı)
168 aydınımızın imzasıyla kaleme alınan “Laikliği Savunuyoruz” bildirisiyle başlamak istiyorum. İzninizle küçük bir bölümünü paylaşacağım.
“Laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. Bu hamleler toplumdan yükselen laiklik çağrılarına karşı gerici azınlığın, provokasyon ve saldırılarını göz ardı etmeye; laik cumhuriyeti savunanların, Anayasa’yı hiçe sayarak, “suçlu” gibi cezalandırılmasına kadar gelmiştir. Laikliği savunmak suç değildir. Laikliği birlikte savunuyoruz, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz! Karanlığa teslim olmayacağız”
Bildiride yazanların bir kısmı bunlar. Şimdi maddeleri olduğu gibi paylaşıyorum.
- Anayasası’nın 2. maddesinde laiklik ilkesi; Cumhuriyetimizin temel nitelikleri arasında yer alıyor ve 4. maddede laiklik ilkesi, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez unsurlardan sayılmıştır.
Günümüzde ne oluyor? Anayasanın bu maddelerini savunmak yani “Laikliği Savunmak” suç haline getirildi. Bizler, bugünü ve geleceği savunmak için bir aradayız. Bu geleceğin sağlam zemini ancak laik bir toplumun inşasıyla mümkündür. Bu yolda Atatürk’ün attığı adımlar temel yapı taşlarıdır. Bunlardan ilki eğitimde birliği sağlamaya yönelik “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”. 3 Mart 1924. Türkiye'deki tüm eğitim kurumlarını Millî Eğitim Bakanlığına bağlayarak eğitimde laik, modern ve ulusal bir yapı devrimi gerçekleştirildi.
İkinci önemli adım ise yine Atatürk döneminde atılmıştır. 10 Nisan 1928. 1924 Anayasası'nda yer alan "Devletin dini İslam'dır" ibaresi kaldırılmış, laik hukuk anayasasına geçişte ilk adım atılmıştır.
Ve nihayet 5 Şubat 1937
Laikliğin, devletin değiştirilemez temel özellikleri arasında yer alması sağlanmıştır.
Ancak süreç içerisinde bu sağlam zemini deforme etmeye çalışan yapılar büyütülmüş ve iktidara ortak edilmiştir. Tarikat ve cemaatler iktidar ortağı yapılmıştır. Öyle ki 10 yıl önce ülkemiz, bağlantıları ABD’ye uzanan bir tarikat/cemaat darbesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Laiklik karşıtı faaliyetlerin, özellikle, eğitim üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. “Nasıl bir eğitim?” sorusu basit değildir. Bu soru aslında şunu sorar: Nasıl bir insan? Nasıl bir toplum? Nasıl bir gelecek?
Son 20 yılı aşkın süredir eğitim alanında yaşanan dönüşüm bize şunu gösteriyor: Eğitim, bir hak olmaktan çıkarılıp bir toplum mühendisliği alanına dönüştürülmüştür. Eğitimdeki dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden biri imam hatip okullarıdır.
1992’de 780 imam hatip ortaokul ve lise vardı.
2024’te bu sayı 5.126’ya çıktı. Öğrenci sayısı ise • 346 bin öğrenciden •1 milyon 177 bine yükseldi.
Bu sadece bir artış değil, bir yönlendirmedir. 20 yıldır Milli Eğitimde kadrolaşma yaşanmaya hızla devam edildi. 2011’de evrim müfredattan çıkarıldı. 2012’de 4+4+4 sistemi getirildi. Ortaokullarda imam hatip açma yolu döşendi. Cemaatlerle protokoller imzalandı. Ülkü ocaklarıyla protokoller yapıldı. 2024’te “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” uygulamaya kondu. Maarif Modeliyle fikr-i hür, vicdan-ı hür, irfan-ı hür nesiller yerine akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim nesiller yetiştirme hedefi ortaya kondu. En sonunda da “Maarifin kalbinde Ramazan” temasıyla okulların gündeminde dini unsurlar ön plana çıkarıldı.
Bu süreç bir tesadüf değil, planlı bir dönüşümdür. Tevhid-i Tedrisat Kanunun rövanşıdır.
Bir başka konuya da dikkat çekmek istiyorum. Ülkemizdeki özel okulların durumu. Eğitimde özel okullaşma oranına bakalım.
2002 öncesinde özel okullar yaklaşık %2 düzeyindeyken, Bugün %25’e yakın düzeydedir. Yani her 4 öğrenciden 1’i özel okulda. Son 25 yılda özel okul sayısı, 1.887’den 14.700’e çıktı.
Bu ne demek biliyor musunuz? Eğitim kamusal bir hak olmaktan çıkıyor. Parası olanın erişebildiği bir hizmete dönüşüyor. Giderek gericileşen, MEB müfredatından kaçan, nispeten ödeme gücüne sahip olan veliler soluğu özel okullarda alıyor.
Bir de Diyanet’in eğitim üzerindeki etkisine bakalım: Diyanet’in 140 bin çalışanı var. Karşılaştıralım: Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlıklarının toplam çalışanı yaklaşık 60 bin.
Yani tek başına Diyanet, 4 bakanlığın 2,5 katı büyüklüğündedir. Bu tablo bize çok şey anlatıyor.
En can yakıcı başlıklardan biri de Çocuk emeği ve MESEM’ler. 2024-2025 eğitim-öğretim yılı itibarıyla Türkiye genelinde Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) bünyesinde yaklaşık 420 bin öğrenci (çırak/kalfa) kayıtlı bulunuyor. İSİG Meclisi verilerine göre: Son 12 yılda en az 800 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Sadece 2025 yılında 91 çocuk yaşamını yitirdi. Bu çocuklar öğrenci olması gerekirken çalıştırılıyor. Kültürel ve bilişsel gelişimi okulda olması gerekirken sanayi sitelerinin insafına bırakılıyor. Çocukların bilişsel ve ahlaki gelişim çağının büyük bir kısmı bu sanayi sitelerinde oluşuyor. Çünkü zamanının çoğunu çocuklar burada geçiriyor ve buradaki ilişkilerin etkisinde kalıyor. Bir kez daha söyleyelim: “ Çocuktan işçi olmaz, çocuğun yeri okuldur”.
Eğitimde eşitsizlik daha çocuklukta başlıyor. Okul öncesi eğitimde durum çok nettir: Öğrenci Veli Derneği olarak; Türkiye’de 18 ilde yaptığımız araştırmayla okul öncesi eğitimin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini, veli ve sınıf öğretmenlerinin algısı üzerinden araştırdık. Araştırmaya katılan 1120 sınıf öğretmeni ve 1350 velinin verdiği cevaplar, okul öncesi eğitimin çocuğun bütünlüklü gelişimine katkı sağladığına ilişkin çok güçlü bir toplumsal algının bulunduğunu ortaya koydu. Bu ankette şunu gördük: Veliler çocuklarına nitelikli, bilimsel okul öncesi eğitim istiyor fakat bulamıyor.
Peki ne oluyor? Çocuklar alternatif olarak 4-6 yaş Kur’an kurslarına yönlendiriliyor. Bu bir tercih değildir, bir zorunluluk haline dönüşüyor. Unutmayalım, okul öncesi eğitim, çocuğun hayatındaki en kritik dönemdir. Bu dönemi kaybederseniz, bugünü de geleceği kaybedersiniz.
Şöyle bir de okul gerçekliği ile karşı karşıyayız: Kalabalık sınıflar, ikili eğitim, yetersiz derslikler, temizlik personeli eksikliği
Bir de en temel mesele, beslenme. Bugün milyonlarca çocuk okula aç gidiyor. Sağlıklı beslenemiyor. “Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu” olarak Ankara’da iki yıl önce iki gün süren çok verimli bir çalıştay gerçekleştirdik. Raporlar çıktı, çalıştayımızdan sonra ciddi bir kamuoyu oluştu. Fakat hala nihai sonuca varamadık. Yerellerde de okul yemeği mücadelesi için koalisyonlar kurduk. “Ankara Okul Yemeği Koalisyonu” bunlardan biri. Koalisyonda olan herkesin sorumluluk alıp çok yoğun çalışması gerekliliği ortadadır. Çocuklara bir öğün sağlıklı, ücretsiz yemek ve sağlıklı, erişilebilir su henüz sağlanamadı. Hükümetler bu eksikliği gidermezse, sosyal devlet ilkesinin zayıflamasıyla birlikte kamusal alanın dinsel referanslarla şekillenmesine kapı aralanır. Bir öğün yemek meselesi bile laikliğin pratikte korunup korunamadığını gösteren önemli bir gösterge haline gelir.
Deprem bölgelerinden dezavantajlı bölgelere kadar okul öncesi dahil okul yemeği hizmeti verilmemesi noktasında dirençle karşı karşıyayız. Bir öğün yemeğin, özellikle kız çocuklarının okullaşmasını artırdığını da biliyoruz. Ve bugün karşımızda çok net bir tablo var. Eğitim; Dinselleştiriliyor, piyasalaştırılıyor, eşitsiz hale getiriliyor. Biz çözümü de biliyoruz. Çözüm, laik eğitim, bilimsel eğitim, kamusal eğitim, eşitlikçi eğitim, karma eğitim, demokratik eğitim ve en önemlisi, ses çıkarmaktır. Bugün yüreği çocuk haklarının ihlal edilmesinden ötürü kanayan herkes bu mücadelenin bir parçasıdır. Her veri bir gerçeği gösterir. Ama her ses, o gerçeği değiştirme gücüdür. Ve son söz; laiklik ve laik eğitim medenileşme yolunda yürüyen toplumun aşil topuğudur. Laikliği savunuyoruz şiarı aşil topuğunu savunma, geleceği kurgulama gayretidir. Bu geleceği; bilgiyle, cesaretle ve dayanışmayla kuracağız. Başka yolumuz yok.

