
YAZAN: Nur Banu HELVACIOĞLU
Bazı sabahlar vardı, gözlerimi açtığımda her şey yerli yerindeydi. O günlerde hayat fazla düşünmeden akıyordu. Okuyor, yazıyor, işlerimi kendim hallediyordum. Telefonu ve bilgisayarı ekrana bakarak kullanıyor, bir şey yapacağım zaman gözlerime güvenerek ilerliyordum. Bunların hiçbiri bana özel gelmiyordu. Çünkü hayatım hep böyleydi.
Zaman geçtikçe bazı şeyler değişmeye başladı. Önce küçük zorlanmalar oldu. Yazılar eskisi kadar net değildi. Ekrana daha yakından bakma ihtiyacı hissettim. Sonra fark ettim ki, görerek yaptığım işler artık eskisi gibi kolay gelmiyordu. On sekiz, on dokuz yaşlarıma geldiğimde bu değişim daha belirgin hâle geldi. Hayat, bana başka bir yol gösteriyordu ama ben henüz bunun ne olduğunu bilmiyordum.
Sonradan öğrendim ki, görmeden de her şey yapılabiliyormuş. Telefonun konuşması, bilgisayarın yönlendirmesi, sesli programlar sayesinde mümkün oluyormuş. Başta garip geldi. Dinlemek, anlamak, adım adım ilerlemek gerekiyordu. Alışmak zaman aldı. Sabır istedi. Ama her öğrendiğim yeni şey, beni biraz daha rahatlattı. Artık yazılarımı sesli programlarla yazıyordum. Bir tuşa basıyor, yönlendirmeleri dinliyor, kelimeleri seslerle takip ediyordum. Şu an bu satırlar bile, sesli bir program sayesinde kelimelere dökülüyor.
Zamanla dışarıdan gelen sorular da artmaya başladı. İnsanlar, görmediğimi bildikleri hâlde yaptığım şeyleri görünce şaşırıyordu. “Nasıl yapıyorsun?” diye soranlar oluyordu. Bazıları gerçekten merak ediyordu, bazıları ise bunun mümkün olabileceğine hâlâ inanmak istemiyordu. Sanki görmeden bir şey yapmak imkânsızmış gibi bakıyorlardı.
Bu şaşkınlığın içinde bazen bilinçsizlik de vardı. Sorular iyi niyetli olsa bile, insanı farkında olmadan küçülten bir yere dokunabiliyordu. Ama herkes böyle değildi. Gerçekten anlamaya çalışan, öğrenmek isteyen, saygıyla yaklaşan insanlar da vardı. Onlar, bu yolun sadece farklı bir yol olduğunu görebiliyordu.
Zamanla şunu fark ettim. Teknoloji sadece bir kolaylık değil, kendi başına ayakta durabilmenin de bir yoluymuş. Alışverişimi kendim yapabiliyordum. Ödemelerimi kendim gerçekleştiriyordum. Bir yere para göndereceksem, bunu da yine kendim yapabiliyordum.
Bir gün, benim gibi görme engelli olan bir arkadaşımla karşılıklı para transferi yaptık. İkimiz de ekrana bakmadan, sadece sesleri dinleyerek ilerledik. İşlem bittiğinde ikimizin de içinde aynı duygu vardı. Sessiz ama güçlü bir mutluluk.
Eskiden yaşayan görme engellileri düşündüğümde, bugünün ne kadar farklı olduğunu daha iyi anlıyorum. Onların elinde bu imkânlar yoktu. Yazmak için birine ihtiyaç duyarlardı. Okumak için beklemek zorunda kalırlardı. Pek çok işi tek başına yapmak mümkün değildi.
Bugün ise sesli programlar sayesinde hayat çok daha erişilebilir. Kendi işimizi kendimiz görebiliyor, günlük hayatın içinde daha bağımsız hareket edebiliyoruz. Bu, bizim için büyük bir avantaj.
Ama şunu da görüyorum. Bugün bazı görme engelliler, yapabilecekleri hâlde bu işleri yapmayı tercih etmiyor. Sırf daha rahat olduğu için, alışkanlıktan dolayı ya da denemeye cesaret edemediği için hâlâ gören birinden yardım istiyorlar.
Oysa çoğu zaman mesele yapamamak değil, yapmayı istememek oluyor. İnsan, kendi yapabileceğini başkasına bıraktıkça, farkında olmadan kendine sınırlar çiziyor.
Oysa zamanla anladım ki, zorlamak, denemek ve kendi başımıza yapmak, sadece işleri halletmekten çok daha fazlasını sağlıyordu. Her küçük adım, bize hem özgüven hem de sessiz bir mutluluk veriyordu. Başkalarına bırakmak kolay görünüyordu; ama kendi gücünü hissetmek, çok daha değerliydi.
İlk başlarda bazı işlemleri yaparken tereddüt ettim. Yanlış yaparım, uzun sürer diye düşündüm. Ama her denemem, bana “Yapabilirim” mesajını verdi. Küçük hatalar da olsun, her deneyim beni biraz daha güçlendirdi. Zorluklar, aslında kendi sınırlarımı keşfetmemi sağladı.
Ve gördüm ki, kendi başımıza yapabildiğimiz her şey, sadece bağımsızlık kazandırmıyor; başkalarının da cesaretlenmesine ilham oluyordu. Bir arkadaşımın sesli programla alışveriş yapmayı denemesi, önceki çekincelerini bir kenara bırakması, bana verdiğim cesaretle mümkün olmuştu.
Artık biliyorum ki, zor da olsa işleri kendimizin yapması gerekiyor. Her yeni adım, kendi dünyamızı genişletiyor; kendi potansiyelimizi gösterebiliyor. Sınırlarımızı yavaş yavaş kaldırabiliyoruz. Zorluk ne kadar büyük olursa olsun, denemek ve kendi yolunu çizmek, bizi her zaman ödüllendiriyor.
Ve işte en güzeli, bu yol umut dolu. Kendi deneyimlerimizi keşfettikçe, başkalarına da “Sen de yapabilirsin” demek mümkün oluyor. Böylece cesaret ve güç, sadece bize değil, çevremize de yayılıyor. Zorluklar, bizi yıldırmak için değil; kendi gücümüzü bulmamız için varmış gibi geliyor.




