Hayat, çoğu zaman öngörülemez bir hassas terazidir. Ancak bazen bu içsel uyum, modern yaşamın getirdiği hız, belirsizlik ve sürekli performans beklentisinin yarattığı o büyük gerilimle, yani öfke ile sarsılır. Öfke, doğası gereği yıkıcı bir duygu gibi algılansa da aslında ruhun "bir şeyler yolunda gitmiyor" diyen alarm sistemidir. Bastırılması gereken bir düşmandan ziyade, doğru kanallara yönlendirilmesi gereken bir enerji olan öfke, aslında ruhsal bir alarmdır; önemli olan bu alarmı susturmak değil, yarattığı gürültünün içinde içsel uyumu muhafaza edebilmektir.
Modern psikolojinin sunduğu iki kadim dost; bibliyoterapi (kitaplarla iyileşme) ve sinema terapi (sinema ile iyileşme), bize bu içsel uyumu inşa ederken eşsiz birer rehber sunar.
Öfke, genellikle engellenmişlik, haksızlığa uğrama veya çaresizlik hissiyle tetiklenir. Kişi öfkelendiğinde, duygusal zemini ayaklarının altından kayar. Bu noktada literatür bizlere, öfkeyi bastırmak yerine onu "izlemeyi" ve "anlamlandırmayı" önerir.
Psikoloji literatüründe öfke, genellikle bir "ikincil duygu" olarak tanımlanır. Bu, öfkenin altında yatan birincil bir duygunun (kırgınlık, yetersizlik, korku veya haksızlık) varlığına işaret eder. Bir kişi öfkelendiğinde, zihinsel dengesi bir sarkacın en uç noktasına savrulur. Bu savrulma anında mantıklı düşünme devreden çıkar ve yerini ilkel savunma mekanizmalarına bırakır.
İçsel uyumu yakalamak, bu sarkacı durdurmak değil, onun çok sert salınmasını önleyecek bir iç disiplin geliştirmektir. Sanat, işte bu noktada devreye girer. Sanat yoluyla duyguları "estetize etmek", kişinin kendi öfkesine bir yabancı gibi dışarıdan bakabilmesini sağlar. Literatürde "estetik mesafe" olarak adlandırılan bu kavram, bireyin yaşadığı acı veya öfke ile arasına güvenli bir boşluk koymasına yardımcı olur.
Bibliyoterapi, kelimelerin şifasıdır. Doğru zamanda doğru kitabı okuyarak bireyin duygusal sorunlarını anlama ve çözme sürecidir. Öfke anında zihnimiz daralır, sadece "soruna" odaklanırız. Oysa bir roman kahramanının benzer bir haksızlıkla nasıl başa çıktığını okumak, bize şu mesajı verir: "Yalnız değilsin ve başka yollar da var."
Kitaplardaki karakterler, bizim ifade edemediğimiz duygulara tercüman olur. Öfkesini kontrol edemeyen bir karakterin yaşadığı pişmanlığı okumak, bize kendi davranışlarımızın olası sonuçlarını güvenli bir mesafeden gösterir. Kısaca aynalama etkisi yapar.
Şiir veya denemeler aracılığıyla duyguların kelimelere dökülmesi, öfkenin o keskin ucunu törpüler. Kelimeler, kontrolsüz bir patlama yerine kontrollü bir tahliye, yani duygusal boşalım sağlar.
Sinema terapi, perdenin gücünü gösterir. Filmleri birer terapi aracı olarak kullanarak bireyin iç dünyasına ayna tutar. Bir filmi sadece "izlemek" ile "terapi gözüyle izlemek" arasında büyük bir fark vardır.
Katarsis (Arınma), Aristoteles’ten bu yana bilinen bu kavram, izleyicinin karakterle özdeşleşerek kendi bastırılmış duygularını (öfke, korku, üzüntü) serbest bırakmasını ifade eder. Karakter perdede ağladığında veya bir haksızlığa karşı sesini yükselttiğinde, biz de koltuğumuzda o duygusal yükten hafifleriz.
Sinema, bizi başka hayatların içine sokar. Öfke duyduğumuz bir duruma karşı, filmdeki "ötekinin gözünden bakmak, empati yeteneğimizi geliştirerek öfkenin panzehri olan anlayışı tetikler. Yaşanan bir olay karşısında, bakış açımızı değiştirir.
Peki, gündelik hayatın içinde bu iki yöntemi nasıl kullanabiliriz ve duygusal dayanıklılığımızı nasıl geliştirebiliriz? Unutulmamalıdır ki “içsel uyum" bir varış noktası değil, bir yolculuktur.
1. Duygunuzu Tanımlayın: Öfkelendiğinizde, bu duygunun altındaki asıl sebebi (kırgınlık mı, yorgunluk mu?) bulmaya çalışın.
2. Bir Karakterle Eşleşin: Kendinizi bir film veya kitap karakterinin yerine koyun. "O olsa ne yapardı?" sorusu, sizi anlık tepki vermekten alıkoyup düşünmeye sevk eder.
3. Yaratıcı İzleme ve Okuma: Sadece zaman geçirmek için değil, kendinizi bulmak için okuyun ve izleyin. Altını çizdiğiniz her cümle, aslında ruhunuzun o anki ihtiyacına verilmiş bir cevaptır.
Sonuç olarak, öfke, hayatın renginden biridir; ancak fırçayı tamamen onun eline bırakırsak tablo kararır. Bibliyoterapi ve sinema terapi, o fırçayı yeniden doğru tutmamızı sağlar. Kitapların sessiz bilgeliği ve sinemanın görsel gücüyle, içsel uyumumuzu yakalamak mümkündür. Unutmayın; fırtınayı durduramayabiliriz ama gemiyi yüzdürmeyi öğrenebiliriz.
Not: Bu yazı; bibliyoterapi, sinema terapi ve duygu yönetimi üzerine yapılan literatür taramalarından ve sanatın psikolojik iyi oluş üzerindeki etkilerini inceleyen derlemelerden yararlanılarak hazırlanmıştır.





