BAĞIRMA HAKKI KİME AİT

Tarih
01 Şubat 2026
Okuma süresi
~5 dk

YAZAN: Nursel DEMİR

Bu yazıya başlamadan önce, ekolojik feminizmin ne söylediği konusunda netleşmeyi gerekli buluyorum. Çünkü burada kurulacak bağ, yalnızca kadınların değil; doğanın, yaşlıların, engellilerin ve çocukların neden susturulduğunu birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Ekolojik feminizm, doğanın tahakküm altına alınmasıyla kadınların ve kırılganlaştırılmış bedenlerin baskılanması arasındaki bağı görünür kılan politik bir perspektiftir. Doğaya yönelen şiddetin rastlantısal olmadığını; erkek-merkezci, mülkiyetçi, denetimci bir aklın ürünü olduğunu söyler. Aynı akıl, yalnızca toprağı, suyu ve ormanı değil; kadınları, yaşlıları, engellileri ve çocukları da fazla, yük ya da sorun olarak konumlandırır. Ev içinde ‘çok konuşuyorsun’ denilerek sözü kesilen kadın da herhangi bir yerde ‘sen anlamazsın’ diye susturulan yaşlı da belediye binasının merdivenlerinde asansör olmadığı için görünmez kılınan engelli de, sofrada fikri sorulmadan ‘büyükler konuşurken sus’ denilen çocukta aynı düzenleyici el çalışır. Bu nedenle ekolojik feminizm, doğaya ve bu bedenlere yönelen sessizleştirme pratiklerini aynı tahakküm rejiminin parçası olarak ele alır.

Bu ayrımı yaptıktan sonra bir noktayı özellikle netleştirmek istiyorum. Kadınları, yaşlıları, engellileri ve çocukları tek bir başlık altında aynılaştırmayı doğru bulmuyorum. Bu bedenler birbirinin yerine geçmez, aynı deneyimi yaşamaz. Ancak hepsi aynı sessizleştirme rejiminin hedefi hâline getirilir. Ortaklıkları tam da buradadır. Kadın gece sokakta yürürken adımlarını hızlandırmak zorunda kalır. Yaşlı hastanede saatlerce bekletilirken idare etmesi beklenir. Engelli birey toplu taşımada rampanın açılmasını rica ettiğinde yüzlere yayılan sabırsızlıkla karşılaşır. Çocuk, yüksek sesle güldüğünde yaramazlık etiketiyle hizaya çekilir. Deneyimler farklıdır ama sesin sınırlandırılması ortaktır.

Bu bedenler üzerinden düşündüğümüzde sesin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını, ekolojik bir varoluş biçimi olduğunu da görürüz. Çünkü bu bedenler dünyada, tıpkı doğa gibi, yer kaplaması istenmeyen, fazla bulunan, denetlenmesi gereken varlıklar olarak konumlandırılır.

Evde kadının sesi televizyonun sesi kadar serbest değildir. Huzurevinde yaşlının itirazı huysuzluk sayılır. Soru soran çocuk yaramaz, itiraz eden çocuk saygısız, farklı düşünen çocuk uyumsuzlukla suçlanır. Kamusal alanda engellinin talebi bütçe kalemine indirgenir. Yer kaplamanın, zaman istemenin, ihtiyaç belirtmenin kendisi sorun haline dönüştürülür.

Ekofeminist perspektif tam da burada devreye girer. Doğaya yapılanla bu bedenlere yapılan aynı mantıktan beslenir:

Sessizleştirmek, ehlileştirmek, sınırlandırmak.

Bu yüzden kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar bağırdığında yalnızca bireysel bir ses yükselmez; bastırılmış bir yaşam alanı kendini duyurur. Şiddete maruz kalan bir kadının karakolda ifadesini yükseltmek zorunda kalması, bakım evinde ilgisizlik karşısında yaşlının sesini sertleştirmesi, erişilebilirlik talep eden engellinin hakkım var diye ısrar etmesi, okulda adaletsizliğe itiraz eden çocuğun ağlayarak bağırması bir aşırılık değil, daraltılmış alanın zorunlu tepkisidir. Tıpkı kurutulan bir gölün çatlaması, betonun altından fışkıran bir ot gibi.

Doğa bağırmaz denir. Oysa doğa sürekli ses çıkarır. Taşkınla, çatırdamayla, yıkımla. Dere yatağına bina yaptığınızda su bir gün geri döner. Ormanı talan ettiğinizde rüzgâr başka türlü eser. İnsan eliyle daraltıldığında sesi yükselir. Bu bedenlerde de böyledir. Alan daraldıkça ses yükselir.

Erkeklerin bağırabildiği ses ise doğaya değil, mülkiyete benzer. Bu biyolojik bir erkeklik değil; tarihsel ve politik olarak kurulmuş bir erkekliktir. Kontrol edici, hizaya sokan, susturucu bir sestir. Evde masaya vurulan yumrukta, trafikte camdan sarkarak edilen küfürde, iş yerinde çalışanı herkesin içinde azarlayan yönetici tonunda bu sesin yankısı vardır. Doğayı dinlemez, onu yönetir.

Aynı ses, kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar üzerinde bir düzenleme aracına dönüşür. Erkek sesi yükseldiğinde bu, otorite olarak tanımlanır. ‘Ev benim, kuralı ben koyarım’ cümlesinde, ‘ben senin iyiliğin için söylüyorum’ diye başlayan tehditkâr uyarılarda, ‘devlet baba bilir’ söyleminde bu ses normalleştirilir. Doğaya baraj kurmak nasıl kalkınma sayılıyorsa, bu sertlik de toplumsal düzenin gereği gibi sunulur. Oysa bu sertlik doğanın değil, tahakkümün dilidir.

Tam da burada ‘erkek gibi davranan kadın’ anlatısı ortaya çıkar. Kadınlar sesini yükselttiğinde bu, ekolojik bir alarm olmaktan çıkarılıp ahlaki bir sapma gibi gösterilir. Toplantıda, sözümü kesmeyin dediğinde agresif, sokakta tacize itiraz ettiğinde abartılı, hakkını aradığında hırçın ilan edilir. Oysa kadınların bağırması, erkeklerin bağırmasının kopyası değildir. Kadınların sesi bastırılmış bir yaşam alanının sesidir. Erkeklerin sesi ise zaten merkezde olan bir gücün yankısıdır. Aynı kelimeyle tanımlanamazlar, aynı politik anlamı taşımazlar.

Yaşlılar bağırdığında zamanın dışına itilmiş bir beden konuşur. Hastanede randevu saatini karıştırdığı için görevlinin ses tonuyla küçültülen yaşlının yükselen itirazı bunun göstergesidir.

Çocuklar bağırdığında henüz disipline edilmemiş bir doğallık kendini duyurur. Apartman bahçesindeki kesilen ağaçlar için ‘neden ağaçları kestiniz?’ diye soran çocuğa ‘büyüklerin işine karışma’ denilerek susturulması, doğallığın hizaya çekilmesidir.

Engelliler bağırdığında erişimsizliğin, dışlanmanın ve sürekli tetikte yaşamanın sesi yükselir. Rampası olmayan belediye binasının önünde tekerlekli sandalyesiyle beklemek zorunda kalan birinin öfkesi, yalnızca bir anlık tepki değil, birikmiş eşitsizliğin ifadesidir.

Ekofeminist çerçevede bu seslerin her biri, insan-merkezci ve erkek-merkezci düzenin ürettiği bir kırılmayı işaret eder. Bu yüzden rahatsız edicidirler. Çünkü doğanın, bedenin ve yaşamın kontrol edilemediği yerleri açığa çıkarırlar.

Sessizlik ise masum değildir. Sessizlik çoğu zaman uyum diye pazarlanır. Kadınlardan sessiz olmaları, yaşlılardan fazla talepkâr olmamaları, engellilerden şükretmeleri, çocuklardan uslu olmaları beklenir. Ev içinde, kurumlarda, bakım alanlarında sorun çıkarmamak erdem gibi öğretilir. Huzurumuz kaçmasın cümlesi, çoğu zaman bir kadının susması pahasına kurulur. Bize yük olma iması, yaşlıyı talebinden vazgeçirir. Buna da şükür telkini, engellinin hakkını lütfa çevirir. Ağlama denilerek çocuğun duygusu bastırılır.

Bu sessizlik, doğaya biçilen sessizlikle aynıdır. Orman konuşmaz, dere itiraz etmez, toprak şikâyet etmez varsayılır. Ta ki yangın çıkana, taşkın olana, çöküş yaşanana kadar.

Bağırmak, bu çöküşten önce gelen uyarıdır.

Erkek sesinin güç olarak dolaşıma sokulması, diğer tüm seslerin bastırılmasını meşrulaştırır. Bu yüzden kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar bağırdığında mesele sesin yüksekliği değil, ekolojik ve toplumsal hiyerarşinin bozulmasıdır. Çünkü bu sesler yukarıdan aşağıya inmez. Aşağıdan yukarıya doğru yükselir. Topraktan, kaldırımdan, ev içinden, bakım alanlarından, görünmeyen yerlerden gelir.

Bağırmak bu yüzden bir bozukluk değil, bir uyumsuzluk ilanıdır. Sisteme uyum sağlamayı reddeden bir ses biçimidir. Erkekliğin sertliği düzeni korur; bu sesler ise düzeni çatlatır.

O yüzden bağırmayı terbiye etmeye çalışan dil, aslında dünyayı sessizleştirmek ister. Yangını değil, sireni susturmak ister. Kadınların, yaşlıların, engellilerin ve çocukların sesini kısmaya çalışırken doğanın da sesini kısmaya çalışır. Aynı zihniyet, aynı hoyratlık, aynı tahakküm.

Dünyayı tersine çevirdiğimizde şunu görürüz; Asıl sorun aşağıda görülenlerin yukarı doğru bağırması değil, dinlemeyen patriarkal sistemdir. Asıl tehdit yüksek ses değil, bastırılmış yaşamların birikmiş öfkesidir.

Bağırmak hem bir hayatta kalma refleksi hem de politik bir ekolojik eylemdir. Yaşam kendine yer açmak için ses çıkarır. Ve bazen o ses, düzenin alışık olmadığı kadar yüksek olur.

BAĞIRMA HAKKI KİME AİT