
YAZAN: Selvet BAYRAKTAR TOKAT
Merhaba değerli dostlar, oldum olası sabahları çok sevmiyorum. Defalarca birbirinden kötü haberlerle uyandık son zamanlarda. Acaba nerede operasyon oldu? Acaba yine kimler alındı? Kimler siyasi kumpaslara kurban gitti?
14 Mart 2026 yine sabahın erken saatlerinde tam ilaç yazdırmaya sağlık ocağına gidiyordum ki, bir baktım oturduğumuz binadan Karot alınıyor. “Eyvah!” dedim büyük bir endişeyle. Çünkü ilçemizde kentsel dönüşüm furyası var. İstanbul Avcılar’da oturuyorum. Malum deprem bölgesi. Yoğun bir şekilde devam eden yenilenme çalışmaları nefes aldırmıyor ilçe sakinlerine. Zorunluluk tabii. Belediyede çalıştığımdan dolayı daha önce binayı araştırmıştım. Oturduğum evin üç adet sağlam raporu vardı. Sonuçta eski bir bina. 30 yılın üstünde ömrü var. 24 yıldır da biz oturuyoruz orada. Anılar, birikimler, mutluluklar, hüzünler dolu dolu 24 yıl. On gün içinde Karot raporu çıktı. Bina çürük bulundu. Bu inşaat sektörü o kadar yoğunlaştı ki, sağlam binaları bile para kazanabilmek adına çürüğe çıkarabilecek müteahhitler var. Neyse önemli değil. Oturduğumuz evi anıların çok olması nedeniyle satın almak istedik. Ev sahibi söz vermişti. Tam almak üzereyken son dört günde fiyat artırdı. Biz de vazgeçtik. Sorun para değildi bu arada. Samimiyet ve iyi niyetin ortadan kalktığı duygusu bize iyi gelmedi. “Yeni bir ev alalım” dedik. Araştırmaya başladık ve ev almayı büyük çabalar sonunda başardık. Biraz borçlanarak tabii. Malum bu ekonomik koşullar da borçlanmadan alınamaz zaten. Neyse ki değerli dostlar da vardı, biraz akrabalardan da destek geldi, kredi çekmeden halledebildik. Gel zaman git zaman üç ay geçti haziran ayının başında yıkım süreci başlayacaktı. Bir ay içinde evi boşaltmalıydık. Müteahhit almıştı evi. “Biz almayı düşünüyoruz” dediğimizde kendi bitmiş evlerinden birini bize satmak için, “Bu evi almaya değmez çok masrafı çıkar” diyen de ta kendisiydi oysa. Şaşırdık mı? Hayır, zaten müteahhitlerde dürüstünü bulmak zordu artık.
Haziran geldi çattı. Beni kapladı bir hüzün. Orası eşim Lütfü ve benim yuvamızdı. Sohbetlerimizi orada yaptık. Orada güldük, orada ağladık, orada iyi günümüzü kötü günümüzü geçirdik. Gecelerce kıymetli dostlarımızla orada sabahladık hep beraber. Orada özeleştiriler verdik birbirimize. Dile kolay, yirmi dört yıl. İnsan ömrünün en güzel, en zor, en öğretici yıllarını geçirdik orada birlikte. Orası bizim için dört duvardan ibaret değildi. O ev yaşanan bütün geçmişimizin sessiz tanığıydı. En önemlisi de Lütfü artık yoktu. Sayısız kez onunla o eve girdik çıktık. Bir sürü arkadaş ve akrabalarımızı misafir ettik. Kahvaltılar yaptık. Bayramlar kutladık. Tartıştığımızda bazen aynı, bazen ayrı odalarda sakladık göz yaşlarımızı. Ama en zor günlerde bile birbirimizin elini bırakmadık. Unutamayacağımız balkon sohbetleri yaptık yaz mevsimlerinde. Sonra hayat en büyük acısını yaşattı bana. Eşimi kanser hastalığından kaybettim. Çok çabaladık annemle, babamla, akrabalarımızla ve sağlıkçılarla beraber ama maalesef onu yaşatmayı başaramadık.
Evin her yerinde bir buçuk yıldır onun sesini, onun gülüşünü, onun ayak izlerini hissettim. Bazen ben bilgisayarda çalışırken bana kahve veya meyve getirdiği günleri hatırlayarak ağladım geceler boyu. İnsan çok sevdiği birini kaybedince en büyük sığınağı anıları oluyor. Şimdiyse o anıları da geride bırakmak zorundayım. Tabi anılar benimle gelecek ama o paylaşımları yaptığımız mekân artık olmayacak.
Lütfü hayatta tanıyabileceğim en iyi insandı. Hatalarıma karşı hoşgörüsü, iyi günde, kötü günde daima yanımda oluşu ne büyük nimetmiş. O zamanda biliyordum bunun değerini ama onun yoksunluğunu hissedince kabullenmesi çok zor oluyor. Yeri geldiğinde beni eleştirirken kendini de değerlendirebilen nadir insanlardandı. Biz Lütfü ile sadece eş değildik. Biz yol arkadaşıydık. Biz can bağı kurmuştuk. O güvenilir bir dağdı benim için. O varsa bana hiçbir şey olmaz diye düşündürdü bana senelerce ama artık yok. Aylarca hayata tutunmaya çalıştım, hala uğraşıyorum. O varken etrafımdaki insanlara çok dikkat etmezdim. Nasıl olsa o uyarırdı beni. Sorun yaşarsam o dinleyip anlardı. Bu zor günleri hala atlattım diyemem. Böyle zamanlarda insan daha iyi tanıyor dostlarını.
Artık daha tedbirliyim.
Elbette biliyorum binalar yıkılır, yenilenir. Ancak hiçbir kepçe, hiçbir yıkım makinesi insanların hatıralarını hesaba katmıyor. O ev yıkılırken sadece bir adres silinmeyecek. Sanki hayatımın en anlamlı zamanları da o molozların arasında kalacak.
Eşyaların taşındığı gün çok zor geçti. Yeni aldığımız eve taşınamadık. Dairede kiracı var, henüz çıkmadı. Çıkacağım deyince güvendik sözüne. Tahliye taahhütnamesi imzalatabilirdik. Bunu bildiğim halde imzalatmadım. Silivri’deyiz şimdi. İlk evlendiğimizde bir buçuk sene kendi evimizde yaşadığımız ilçede. O ev satıldı. Annemin evindeyiz. Çok büyük konuşmamak gerekiyormuş. Hiç Silivri’ye geri dönmem derken burada buldum kendimi. Oysa Lütfü ne kadar severdi burayı. Mezar yerini seçerken bile Silivri’ olsun diye çok baskı yaptı bana. Öyle hastalıklar var ki insan an ve an ölüme yürüdüğünü anlıyor. Bende kabullenemesem de onu kaybedeceğimi hissettim son zamanlarda, ama yok saymak istedim. Onun yerine sen ölmek istiyorsun ama mümkün olmuyor.
İnsan bazen bir evi değil sanki bir ömrü geride bırakıyormuş gibi düşünüyor. Bende şu an tam bu ruh durumunu yaşıyorum. Bir kapıyı kapattım ama ben bir evden, bir binadan ayrılmadım. Eşimin bana bıraktığı anıların mekânından kopmak zorunda kaldım. Belki günler sonra yine geçeceğim Birsen sokaktan. Eski evimiz artık olmayacak. Ama benim yüreğimde hep o burukluk kalacak. Lütfü’nün kaybından sonra yirmi dört yılın sessiz tanığını, bize yuva olan evimizi de kaybetmiş oluyorum. Biliyorum ki ne yıkılan evler ne geçen yıllar kalbimdeki sevgiyi ve anıların izlerini yok edebilir. Nereye gidersem gideyim, onun sevgisi, ona duyduğum özlem ve anılarımız benimle olacak. Yattığın yer incitmesin can yoldaşım Lütfü. Ben yine yaşamaya devam etmek zorundayım ama hep bir yanım eksik, hep bir tarafım yarım olacak.
19 Temmuz 2026


