YAZAN: Avukat Şadan TUTUMLU
sadantutumlu@gmail.com
SESLENDİREN: Zeynep KILIÇ
1948’de kabul edilmiş olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden bu yana insanlığın en büyük özlemlerinden birisi, insan haklarından herkesin eşit olarak faydalanması ve her bir bireyin benzer statüye tabi kılınmasını istemekle başlamıştır.
Haklarımızı koruma altına alan hukuk sistemlerine göre her bir birey cinsiyeti, ırkı, dini, dili, yaşı, uyruğu gibi farklara bakılmaksızın yasalar önünde eşittir. Eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkı diyebileceğimiz ve doğarken sahip olduğumuz temel haklar, ömrümüz boyunca kesintisiz olarak sürer, vazgeçilemez ve hiçbir durumda değiştirilemez. Peki, bu haklara örnek verecek olursak bu haklar nelerdir?
Kadının kamu yaşamındaki hakları: İzin almadan istediği işte çalışma hakkı, eşit ücret hakkı, eşit eğitim hakkı, kendi istediği partiye oy verme hakkı, siyasi partiye katılma hakkı, ev kadını veya tarımda aile işçisi olarak çalışsa bile sigortalı olma hakkı, dini yaşama katılma ya da katılmama hakkı.
Kadının evlilikle ilgili hakları: İstediği kişiyle evlenme hakkı, eşit miras hakkı, şiddete maruz kalmama hakkı, kendi malına sahip olma hakkı, kumayı reddetme hakkı, resmi nikâh hakkı.
Kadının boşanma ile ilgili hakları: Ev tutarak ayrı yaşama hakkı, boşanmak için mahkemeye başvurma hakkı, çocuklarının velayetini alma hakkı, nafaka alma hakkı, kendi malını beraberinde götürme hakkı.
Kadının bedensel hakları: Kendi cinselliğini yaşama hakkı; tecavüze ve tacize maruz kalmadan yaşama hakkı; doğum kontrolünü kullanma veya kullanmama hakkı; sağlıklı yaşama hakkı; kadının bedeninin yalnızca kendine ait olması hakkı.
Tarihsel süreçte kadın hakları ile ilgili çalışmalara ve gelişmelere bakıldığında görüleceği üzere; ataerkil sistem kadını, ekonomik ve siyasal yaşama katılımın dışında bırakmış, temel sorumluluk alanı olarak sadece çocuklara bakma ve ev işleri gibi özel alanda yüklenen rollerle sınırlamış ve böylece kadını ikincilleştirerek erkeklere bağımlı kılmaya zorlamıştır.
Fransız Devriminden bu yana kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olabilmek için çeşitli mücadelelere girişmişler, II. Dünya Savaşı sonrası hız ve kimlik kazanan bu mücadele sonucu kadınların korunması, ayrımcılığın ortadan kaldırılarak gerçek anlamda eşitliğin sağlanabilmesi için ulusal ve uluslararası düzeyde birçok çalışma gerçekleştirilmiştir.
Gelinen aşamada mevcut hukuki düzenlemelerin kadınların haklarını korumaya yetmediği görülmüş, kadına yönelik şiddet yasak olmasına rağmen rakamsal verilerle tüm dünyada kadına yönelik şiddet tavan yapmış, kadının boşanma hakkı olmasına rağmen şiddete dur deyip ayrılmak isteyen kadınlar öldürülmüş, kadının miras hakkı var denmiş ama mal paylaşımından sadece erkeklere pay verilmiş, kadınların ifade özgürlüğü var ama sivil toplum çalışmalarında, meslek örgütlerinde, devletin tüm kademelerinde söz sahibi olup kadınlar adına da konuşanlar hep erkekler olmuştur. Bütün bunlar kadınların, insan haklarından erkeklerle eşit bir şekilde yararlanmadığını göstermektedir ve 21'inci yüzyıl demokrasilerinde kadının insan hakları en önemli siyasal, toplumsal ve hukuki mesele olmuştur.
Görülüyor ki erkeklerin belirleyici olduğu yönetim sistemleri ve hukuk düzenleri geçmişten günümüze kadınları koruyamamaktadır. Bu kapsamda bakıldığında hak ve özgürlüğün kadınlar açısından lütuf olmayıp, hukuk çerçevesinde hak olarak değerlendirildiğinin kabulü gerekir.
Dünya genelinde ve Türkiye özelinde kadınların insan olmakla sahip oldukları hak ve özgürlüklerinin lütuf olarak görülmesine rağmen, bazı hallerde canları pahasına ödedikleri bedeller sonucunda haklarını adım adım, parça parça elde ettikleri ve aldıkları görülmüştür.
Türkiye'de kadın haklarının kazanılması, Osmanlı'nın son yıllarında başlasa da Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, halkın azmi ve cesaretiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla önemli bir dönüm noktası oldu. 1843 yılında tıbbiye mektebi bünyesinde kadınların ebelik eğitimi almaya başlaması, yasal olarak elde edilen ilk kadın kazanımı olarak kabul edilirken, 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de kadın haklarının tarihsel gelişimini başka bir seviyeye taşıdı.
Türkiye için kadın hakları anlamında en büyük şansımızın Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir öndere sahip olduğumuzu görüyoruz. Bir ülkenin kuruluşunu, demokratikleşmesini, çağdaşlaşmasını, ekonomik kalkınmasını, sosyal hayatın zenginleşmesini ancak ve ancak kadın haklarının kabulü ve kadın erkek eşitliğinden geçtiğini düşünen, bilen, uygulayan bir liderdi.
Onun içindir ki Cumhuriyetin kuruluşundan sonra büyük bir hukuk devrimine başlatarak kadınların bir birey olarak haklarını kullanabileceği Türk Medeni Kanunu, İş Kanunu, Türk Ceza Kanunu gibi kanunlarla kadınların hak ve özgürlükler açısından eşit konuma gelmesi için büyük bir mücadele vermiştir.
Toplumun her alanında toparlayıcı, birleştirici, yapıcı, üretici ve yönlendirici olan kadınların hak ve özgürlüklerinin verilmesinin lütuf olamayacağı, aksi düşüncenin bir insanlık ayıbı olduğu ve çağımıza uygun olmayan bir zihniyet yapısı olduğunun kabulü gerekir.
Kadınlar halen insan olarak kabul edilmeyi ve hak ve özgürlükler açısından eşit muamelelerinin sağlanması için mücadelelerini her alanda sürdürmeye devam etmektedir ve edecektir.
Umuyoruz ki bir gün kadın haklarının ayrıca konuşulmadığı, sadece insan haklarının konuşulduğu ve daha da zenginleştirildiği dönemleri hep birlikte görürüz.
28.03.2022



