İçimizdeki Sessiz Savaş: Yerinden Edilme ve Kimlik Üzerine Bir Düşünce

Yıkılmış binaların ve moloz yığınlarının ortasında duran yaşlı kadının başında koyu renk bir başörtüsü, üzerinde kalın, koyu renk bir mont. Kucağında beyaz-gri renkli kedi açık renk bir örtüye sarılmış. Kadının yüz ifadesi yorgun ve kaygılı; başını hafifçe sola doğru çevirmiş. Arka planda iki büyük apartman ağır hasarlı; cepheleri yanmış, katlar çökmüş, pencereler yok veya kırılmış. Yerde çok sayıda tahta parçası, metal parçaları ve beton molozu dağınık şekilde duruyor.

YAZAN: Roa ABUHELAL

Her göç hikâyesi, bir yerden başka bir yere yapılan sıradan bir yolculuk değildir. Bazen göç, insanların evlerinden, anılarından ve kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan aidiyet duygusundan koparıldıkları zorunlu bir yerinden edilme deneyimidir.

Birçok insan için tarih, sadece kitaplarda okunur. Ancak bazıları için tarih, bizzat yaşanan bir gerçektir. Yaşanan olaylar sona erdikten çok sonra bile insanların anılarının, duygularının ve beraberlerinde taşıdıkları hikâyelerin bir parçası hâline gelir.

Benim bu konudaki görüşlerim, akademik araştırmalardan ya da tarih kitaplarından gelmedi. Bu anlayış, kişisel deneyimlerimden doğdu.

Ailemle birlikte evimizi terk etmek ve aylar boyunca başka bir bölgede yaşamak zorunda kaldığımız dönemi hâlâ hatırlıyorum. Yanımıza çok az şey alabilmiştik; beraberimizde taşıdığımız asıl şey belirsizlik ve kaygıydı. Evimizden uzaklaşırken dönüp son kez baktığımı ve onu yeniden ne zaman göreceğimizi düşündüğümü hatırlıyorum. Bir zamanlar bana tanıdık gelen sokaklar birden uzaklaşmış, sanki artık başka bir hayata aitmiş gibi görünmeye başlamıştı.

Yalnız değildik. Çevremizde aynı gerçeği yaşayan birçok aile vardı. Farklı geçmişlerden geliyor olsak da aynı sorunları, aynı korkuları ve geride bırakmak zorunda kaldığımız hayatlara duyduğumuz aynı özlemi paylaşıyorduk. Beni en çok etkileyen, yalnızca mekân değişikliği değildi; tanıdık ve güvenli olan bir şeyin elimizden alınmış olduğu hissiydi.

O aylarda insanların geçici olarak yaşadıkları yeni çevreye uyum sağlamaya çalıştıklarını sık sık gözlemledim. Bazıları diğerlerine göre daha kolay uyum sağlıyordu, ancak herkes sessiz bir kayıp duygusunu içinde taşıyor gibiydi.

Bir gün aklıma bir soru geldi ve uzun süre zihnimden çıkmadı:

Görme engelli bir insanın evini terk etmek ve tamamen yabancı bir yerde yaşamak zorunda kalması nasıl bir duygu olurdu?

Görebilen bizler bile çoğu zaman kendimizi kaybolmuş hissediyorduk. Hayatlarımızın aniden altüst olması, alışık olduğumuz şeyleri bile bize uzaklaştırmıştı. Yeni çevremizi anlamakta ve yeniden bir normallik duygusu inşa etmekte zorlanıyorduk.

Ancak seslerin, dokuların, mesafelerin ve günlük rutinlerin tanıdıklığına güvenerek yaşayan bir kişi için yerinden edilme çok daha farklı ve ağır bir zorluk katmanı taşıyor olmalıdır. Çünkü ev yalnızca görülen bir yer değildir; aynı zamanda bilinen, hissedilen ve tanınan bir yerdir.

Peki bu bilgi bir anda elinizden alınırsa ne olur?

Bir zamanlar size yol gösteren sesler, yabancı seslerle yer değiştirdiğinde ve attığınız her adım yeni bir cesaret gerektirdiğinde ne olur?

Bu sorular üzerine düşünmek bana önemli bir gerçeği fark ettirdi. En yıkıcı savaşlar her zaman silahlarla yapılan savaşlar değildir. En derin mücadelelerin bazıları insanların kendi iç dünyalarında sessizce yaşanır.

Bu mücadeleler, insanların yalnızca evlerini değil; kimliklerinin bir parçasını, günlük alışkanlıklarını ve onları hayata bağlayan aidiyet duygusunu da geride bırakmak zorunda kaldıklarında başlar.

Yerinden edilme yalnızca insanların yaşadığı yeri değiştirmez. Dünyayı deneyimleme biçimlerini de değiştirir. İnsanları, geçmişin hatıraları ile bugünün gerçekliği arasında; bir zamanlar sahip oldukları güven duygusu ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışıp kalmış bir hâlde bırakır.

Siyasi çatışmaların etkileri insanlar bir sınırı geçtiklerinde ya da geçici bir sığınak bulduklarında sona ermez. Bu etkiler çoğu zaman ailelerin ve toplulukların içinde yıllarca yaşamaya devam eder; hatta bizzat yaşamadıkları anıları miras alan gelecek nesillerin deneyimlerini bile şekillendirir.

Buna rağmen göç ve yerinden edilme konusundaki tartışmalar çoğu zaman sayılara, politikalara ve siyasi çekişmelere odaklanır. Bunlar elbette önemlidir; ancak bazen bu tartışmaların arkasındaki insan hikâyelerini gölgede bırakabilir.

Yabancı bir odada yönünü bulmaya çalışan görme engelli kişiyi unuturuz.

Çocuklarını teselli edebilmek için kendi korkularını gizleyen anne ve babaları unuturuz.

Yeni bir gerçekliğe uyum sağlamaya çalışırken kimliklerini korumak için mücadele eden gençleri unuturuz.

Bu düşünceleri, ailemin yaşadığı deneyimi daha geniş bir insani gerçeklikle ilişkilendirerek kaleme aldım. Amacım yalnızca kişisel bir hikâye anlatmak değil; aynı zamanda kimlik, tarih ve yerinden edilmenin insanlar üzerindeki etkileri hakkında daha derin bir düşünceyi teşvik etmektir.

Sonuç olarak, yerinden edilmiş insanların içlerinde taşıdıkları sessiz mücadeleleri fark etmek; empatiye, anlayışa ve iyileşmeye giden yolda önemli bir adımdır.

Çünkü görünür çatışmalar sona erdikten çok sonra bile birçok insan daha sessiz bir savaşı sürdürmeye devam eder, gözle görülemeyen, ancak derinden hissedilen bir savaşı.

İçimizdeki Sessiz Savaş: Yerinden Edilme ve Kimlik Üzerine Bir Düşünce