
YAZAN VE SESLENDİREN: Hülya İNSEL
Selam, ben o her şeye yetişmeye çalışan, her şeyin altından tek başına kalkabileceğine inanmış o yorgun kadın... Beni tanıyorsunuz, biliyorum. Sabahları plaza koridorlarında jilet gibi takımlarla, dik durmaya çalışan, o güçlü adımlarla yürüyen; öğleden sonra ise ev ile iş arasında sıkışmış, üstünde şık bir bluz, altında en sevdiği çiçekli pijama altıyla ekran karşısında "Her şey yolunda" maskesi takan o paramparça ruh... Tanıdık geldi mi size?
Tiyatrodan çıkıp pilatese koşarken, hayatın hızına yetişmek için nefes nefese kalırken; "Evde yemek yap, ödev kontrol et, temizliği unutma!" sözleri niye kafamda dolanıp duruyor? Aslında hep bir şeylerden kaçıyorum. Hayatın bana yüklediği tüm bu sahneleri, rolleri başarıyla yapıyor muyum bilmiyorum ama ben hâlâ kendi içimdeki o küçük kızın geçmiş zaman yaralarını hangi dile tercüme edeceğimi, o sızıyı nasıl susturacağımı bilmiyorum. Bazen o sızı öyle olmadık zamanlarda karşıma dikiliyor ki...
Geçen gece, 11 yaşındaki oğlum yorganı o keskin, çocuksu hışımla çekip "İleri git!" dediğinde, sadece yataktaki yerimi kaybetmedim; içimde yıllardır sıkı sıkı tuttuğum o zamanın dikişleri patladı. O yorgan sırtımdan kayıp gittiğinde, duvarın ruhu donduran o eski, o çok tanıdık soğukluğu çıplak tenime değdi. Kendimi bir anda otuz yıl öncesinde, o pütürlü tavana bakıp çaresizce sevilmeyi bekleyen, her pütüre yalnız hayaller anlatan o küçük kızın yanında buldum.
Bir annenin en büyük, en can yakıcı kırılma anı, bence gözünden sakındığı çocuğunun aynasında bizzat kendi çocukluk kırgınlığıyla yüzleştiği o yatak anıdır. Dışarıda dünyayı yönetmiş, evde her şeyi kusursuzca organize etmiş olabilirim; ama o an anladım ki ruhum hâlâ o otuz yıl önceki pembe güllü yorganın altında kaskatı duruyor. Hayatım boyunca oynadığım o "her şeye boyun eğen, uslu ve uyumlu çocuk" rolü, meğer omuzlarımdaki en ağır yükmüş. Sevilmek, kabul görmek ve bir anne, bir kadın olarak "yeterli" sayılabilmek için ömrünü her şeye yetişmeye adamış o yorgun kadın; aslında sadece "görülmek", sadece sarılınmak istiyordu. Sonra içimden o pütürlü tavana sordum: "Anne, sen nasıl yaptın bu kadar şeyi? Kim sarıldı sana?"
Gün içinde o bitmek bilmeyen yükümlülükler ruhumu kuşatırken, boğazıma düğümlenen hıçkırıkları gizlemek için elimdeki kalemi kıracak gibi sıkıyorum. İçimdeki her parça "Yoruldum, canım acıyor!" diye çığlık atarken, toplumsal ezberlerim yüzüme o sahte gülümsemeyi yerleştiriyor: "Ben hallederim." Çünkü bu topraklarda bir kadının yorgunluğu "tahammülsüzlük", bir annenin "yoruldum" çığlığı ise "nankörlük" sayılır. Kimse görmüyor; akşam eve gidince ne pişireceğini düşünürken işleri yetiştirmeye çalışan o paramparça zihni... Çocuğun ödevini kontrol ederken kendi içinde tükenen o anneyim ben.
Çünkü biliyorum, biz ne kadar güçlü görünmeye çalışırsak çalışalım, bu beden kırgınlıkların kaydını tutuyor. Sırtımızdaki o acı, acımasız sorumluluk küfesi hafiflemedikçe, içimizdeki o gizli savaş bitmiyor. Modern kadının en büyük, en sessiz trajedisi tam olarak bu yatakta gizli: Herkese, her şeye yetişip; bir tek kendine geç kalmak. Evladına en kusursuz hayatı, en güzel sevgiyi sunmak için çırpınırken, kendi ruhunu kaygı kırıntılarıyla aç bırakan o annenin gizli gözyaşlarıdır bu. Oysa kendi çocukluk yalnızlığımla, o omuzlarıma çöken "kusursuz, fedakâr anne" efsanesiyle o yatakta dürüstçe yüzleşip ağlarsam, çocuğumun da gelecekteki ruhunu şifalandırmaya başlar mıyım diye düşünüyorum. O yorganı üzerinizden çekip alan çocuğunuz, aslında içinizdeki hangi çıplak, hangi kimsesiz gerçeği açığa çıkarıyor?
Peki ya siz? Bu akşam başınızı yastığa koyup o pütürlü tavana baktığınızda, o sessizlikte gerçekten kendi sesinizi duyabiliyor musunuz? Yoksa çocukluğunuzda size giydirilen o 'uslu kız' elbisesinin ve bugün hayatın size dayattığı 'her şeye yetişen kusursuz anne' rolünün yorucu gürültüsünü mu dinliyorsunuz?

