RENKLERİ YÜREĞİMDE GÖRDÜM

Tarih
22 Mart 2026
Okuma süresi
~3 dk

YAZAN: Fatma Berin KÜÇÜKKAYA

Resim yapmayı hiç sevmediğimi söylerdim.

Benim adım Gökçe, altıncı sınıfa gidiyorum. Öğretmenim resim dersinde hep “Haydi çocuklar, hayal edin,” der. Ama ben hayal etmekten çok düşünmeyi severim. Kalemler bana göre sıkıcıydı, boyalar anlamsızdı. Resim defterimin sayfaları hep tertemiz kalırdı. Arkadaşlarım gökkuşağı çizerken, ben beyaz sayfaya bakardım. Renkler sanki benimle konuşmazdı.

Bir gün teneffüste bahçede dolaşıyordum. Ağaçların yanından geçerken elimi fark etmeden bir dikene çarptım. “Ah!” dedim. Çok acımadı ama parmağımın ucunda minicik bir çizik oluştu. Oradan ince bir kırmızı süzüldü.

Ama o kırmızı… Kitaplardaki kırmızı gibi değildi. Boya kutusundaki gibi donuk değildi. Canlıydı. Sıcaktı. Güneşin altında parlıyordu.

Şaşkınlıkla fısıldadım: “Bu da bir renk…”

Tam o anda parmağımdaki kırmızı damla yere düştü. Toprağın üstünde küçücük bir yuvarlak oldu. Dizlerimin üzerine çöktüm. İçimde garip bir his vardı. “Bana bir kapı aralandı,” dedim kendi kendime. Çünkü o damla tek başına değildi artık. Başımı kaldırınca etrafımdaki renkleri ilk kez gerçekten gördüm.

Ağacın gövdesi kahverengiydi. Ama öyle sıradan bir kahverengi değil… İçinde ince çizgiler vardı. Sanki yıllardır sakladığı sırlar gövdesine yazılmıştı. Parmağımdaki kırmızı nasıl gerçekse, o kahverengi de o kadar gerçekti.

Toprak da kahverengiydi ama daha yumuşak bir kahverengi. Dizlerim değince korkmadım. Sanki bana, “Düşersen seni tutarım Gökçe,” diyordu.

Yapraklara baktım. Yeşil. Ama tek bir yeşil değil. Açık yeşil, koyu yeşil, güneşte parlayan yeşil… Yeşil bana sabrı anlattı. “Büyümek aceleye gelmez,” der gibiydi.

Tam o sırada gözüm çiçeklere takıldı. Çünkü o gün fark ettim ki çiçekler de konuşuyormuş; kırmızı güller utangaç ama gururlu bir kalp gibi açıyor, mor menekşeler sessizce sabrı öğretiyor, papatyaların beyazı güneşe bakarken içimde küçük bir umut yakıyordu. Sarı çiçekler sanki gülümsemeyi biliyordu. Bahçenin içinde kelebekler uçuşuyordu; turuncu ve siyah kanatlarıyla gökyüzüne imza atıyorlar, mavi benekli olanlar sanki gökten bir parça taşımış gibi hafif, pembe tonları olanlar ise rüzgârla dans eden bir sır gibi narindi. Onları izlerken anladım; renkler sadece görünmez, hissedilir… ve bir kez kalbine değdi mi, insanın içini usulca çiçeklendirir.

Sonra yüzümü gökyüzüne çevirdim. Gökyüzü masmaviydi. Öyle genişti ki içine düşecekmişim gibi hissettim ama korkmadım. Mavi bana cesaret verdi. “Yukarı bak,” dedi sanki, “daha görecek çok şey var.”

Güneş sarıydı. Ama sarının içinde turuncu gizlenmişti. Sıcacıktı. Yüzümü ısıttı. Sanki bana gülümsedi.

Bulutlar bembeyazdı. Pamuk gibiydi. O an beyazın boşluk olmadığını anladım. Beyaz, diğer renklerin dinlendiği bir yerdi.

Dizlerimin dibindeki kırmızıya tekrar baktım. Artık yalnız değildi. Kahverengiyle, yeşille, sarıyla, maviyle birlikteydi.

O an kalbime dokundum. İçimde de bir kırmızı vardı. Atıyordu. Benimle birlikte yaşıyordu.

Renkler sadece boya kutularında değilmiş. Bahçedeymiş, ağaçtaymış, topraktaymış, gökyüzündeymiş, çiçeklerdeymiş… Ve benim içimdeymiş.

Eve gittiğimde defterimi açtım. İlk kez beyaz sayfa bana korkutucu gelmedi. Kahverengi bir ağaç çizdim, altına toprağı, üzerine yeşil yapraklar, köşeye sarı bir güneş, masmavi bir gökyüzü ve beyaz bulutlar… En alta da minicik bir kırmızı nokta koydum.

Belki hala resim dersini en sevdiğim ders yapmadım. Ama artık şunu biliyorum.

Benim adım Gökçe ve artık gerçekten görüyorum.

Renkler dışarıda değil sadece. Onlar kalbimde de var. Ve bazen, küçücük bir diken, insanın dünyasını baştan sona değiştirebilir.

RENKLERİ YÜREĞİMDE GÖRDÜM