
YAZAN: Damla CANBAY
Hatırlarsınız…
Tarih 15 Ekim 2024. Van Gölü’nün Mollakasım Mahallesi sahilinde Rojin Kabaiş’in cansız bedeni bulundu.
O günden bugüne, ölümünün bütün yönleriyle aydınlatılması beklenirken sorular cevapsız kaldı. Bir genç kadın hayattan koparıldı. Bir evlat toprağa verildi. Bir baba ise kızının ölümünün ardındaki gerçeği öğrenebilmek için günlerce, aylarca, yıllarca mücadele etmek zorunda bırakıldı.
Peki son günlerde ne duydu bu babanın kulakları?
Hangi cümleyle verdiği mücadele yok sayıldı?
Hangi sözle acısı bir kez daha sınandı?
Hangi vicdansızlık karşısında bir baba, kızının ölümünün hesabını sormanın bile ne kadar zor olduğunu yeniden yaşadı?
“Ateş düştüğü yeri yakar.”
Hayır efendim, yakmaz.
Çünkü o ateş yalnızca düştüğü yeri yakmıyor.
O ateş bana, sana, bize, hepimize düştü.
Toplumun vicdanına düştü.
Ve yıllardır ciğerimizi yakıyor.
Rojin ve onun gibi hayattan koparılan her kadın, karanlığın içinde bir meşaleye dönüşüyor. O meşale, görmek istemediğimiz ne varsa onları görünür kılıyor. Suskunluklarımızı, kayıtsızlıklarımızı, adalet karşısındaki çaresizliğimizi…
Rojin bir meşaledir.
Ve o meşale yalnızca Rojin için yanmıyor.
Gülistan için, Özge için ve isimlerini bile hatırlayamadığımız, hayatları yarım bırakılan binlerce kadın için yanıyor.
“Ateş düştüğü yeri yakar” demeyin.
Çünkü ateş, toplumun ortak vicdanına düştüğünde hepimizi yakar.
Günü gelir, bir babanın gözyaşı bir damla olmaktan çıkar, bir okyanusa dönüşür. O okyanus, insanlığından parsel, parsel vazgeçenlerin kurduğu kayıtsızlık duvarlarını aşar.
Bizler Rojin için, Gülistan için, Özge için ve yaşam hakkı ellerinden alınan bütün kadınlar için o ateşin bir parçası olmak zorundayız.
Çünkü ancak böyle hissederiz yaşadığımız toplumu.
Ancak o ateşin bir parçası olduğumuzda kendi iskeletimizi ısıtır, insanlığımızı hatırlarız.
Nazım Hikmet’in dizeleriyle sormalıyız:
“Sen yanmazsan, ben yanmazsam,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”
Oysa ortada yalnızca acı değil, gerçeği reddetme çabası da var.
Oysa bir de halkı aptal yerine koyan bir anlayış var.
6 Kasım 2024 tarihli adli tıp raporunda iki farklı erkeğe ait DNA bulgusunun yer aldığı yönündeki açıklamalar kamuoyuna yansımasına rağmen, Rojin’in ölümünün bütün yönleriyle araştırılması talebinin siyasi zeminde karşılık bulmaması, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ağır bir tabloyu ortaya koyuyor.
Bir babanın acısı bu kadar derinken yüzünü başka tarafa çeviren herkesin aynaya bakması gerekir.
Çünkü burada yalnızca bir ailenin acısından söz etmiyoruz.
İnsanlığın diri diri gömülmeye çalışılmasından söz ediyoruz.
“Uygar kayıtsızlık” dediğimiz şey, bir sarmaşık gibi toplumu sarıyor. Önce vicdanı, sonra adalet duygusunu, en sonunda da insanlığımızı boğuyor.
Çürüme bazen büyük sözlerle başlamıyor.
Bazen tek bir cümlenin içinde başlıyor:
“Ateş düştüğü yeri yakar.”
Sonra kokuyor bu toplum.
Öyle bir koku ki…
Kadınların isyanından, bir babanın çaresizliğinden, adalet arayışının yalnızlığından ve toplumun sessizliğinden yükseliyor.
Nefes alamıyoruz.
Uyuyamıyoruz.
Öyle bir düzen yaratılıyor ki, uyurken bile uyanık kadınlar çoğalıyor.
Gözlerini kırpma sayısını azaltarak yürüyen kadınlar…
Korkuyla adım atan kadınlar…
Yıldızların görünmediği, karanlığın sokaklara sindiği caddeler…
Ve bütün bunların ortasında hâlâ sönmeyen bir inanç var içimde.
Çünkü biliyorum:
Meşaleler karanlıktan korkmaz.
Rojin’in meşalesi de sönmeyecek.
Gülistan’ın, Özge’nin ve adını bilmediğimiz binlerce kadının meşalesi de…
Belki bugün küçücük bir ışık gibi görünüyor.
Ama her birimizin vicdanında yanan o ışıklar birleştiğinde, karanlığın saklayabileceği hiçbir şey kalmayacak.
Bir gün kadınlar gökyüzüne bakacak.
Çünkü yıldızlar oradadır.
Ve birkaç damla gözyaşıyla anacaklar Rojin’i.
Bir tören gibi…
Bir yas gibi…
Kalbimizde hiç bitmeyecek bir söz gibi:
Rojin’i unutmayacağız.
Rojin’i yaşatacağız.
Ve onun yaktığı meşaleyi birbirimize teslim edeceğiz.


