
YAZAN: Özlem GÖKDOĞAN
Her şey o tanıdık, masum soruyla başlar: "Bugün ne giymeliyim?" Gardırobun kapaklarını açar, kumaşların arasında sadece o günkü zırhımızı değil, ruhumuzun eksik parçalarını da ararız. Tepeden tırnağa planlanmış bir şıklık, hayatın tüm karmaşasını hizaya sokacak sihirli bir formül gibidir. Parçalar arasında kusursuz bir ritim yakalanır; “Renkler birbiriyle konuşur, kumaşlar flört eder. Ceket jilet gibidir, pantolon tam oturmuştur.” Ama yetmez. Aynadaki siluet hala bir şeyleri fısıldar, "Eksiksin" der o amansız akis.
Hemen bir sonraki aşamaya geçeriz. Saçlar o günün modasına, kıyafetin ruhuna göre şekil alır. Yüz çizgileri makyajla yeniden çizilir; gölgeler gizlenir, ışıklar parlatılır. Boynumuza iliştirdiğimiz o zarif kolye, parmağımızdaki yüzük, kombini taçlandıran o ikonik çanta ve adımları sabitleyen ayakkabılar sahneye çıkar. Çıkmadan önce gözümüze kondurduğumuz güneş gözlüğü, dış dünyaya karşı çekilmiş şık bir kalkandır artık. Aynaya bakar ve derin bir nefes alırız: "İşte şimdi hazırım. Şimdi tamım."
Gerçekten öyle mi? Sokağa adım atar, bu kusursuz kompozisyonu sergileyeceğimiz, doğru kafelere, doğru caddelere yürürüz. Görünmek, onaylanmak ve o tamlık hissini başkalarının gözlerinde okumak isteriz. Ancak lüks vitrin camlarından yansıyan o anlık görüntümüz, beklenmedik bir gerçeği yüzümüze vurur. Bir şeyler hala yeterli değildir. Belki burnumuzun açısı, belki cildimizin o günkü solgunluğu, belki de bir türlü memnun olamadığımız beden oranlarımız...
Maddi pürüzleri çözmek için bu kez estetik cerrahinin, kliniklerin kapısını çalarız. Ne de olsa mutlu olmak için o son fiziksel pürüzün de gitmesi gerekir. Cilt parlar, oranlar matematiksel bir kusursuzluğa ulaşır. Peki ya sonra?
Eve döner, aynanın karşısına geçer, makyajımızı siler ve o çok uğraştığımız kıyafetleri tek tek çıkarırız. Odadaki o sessizlikte dün gece yastığa başımızı koyarken sorduğumuz o acımasız soru yeniden yankılanır: "Bugün tamamlandın, peki ya yarın nasıl tamamlanacaksın? "Yarın güneş yeniden doğduğunda, dünkü o kusursuz kombin büyüleyici etkisini yitirmiş olacak. Ruhumuzdaki o derin, dipsiz boşluğu doldurmak için yine yeni bir elbiseye, başka bir çantaya, farklı bir saç modeline, yeni ameliyatlara ve daha popüler mekanlara ihtiyaç duyacağız. Çünkü fiziksel adımlarla ruhsal bir tamlık aramaya çalışmak, yürüyen bir merdivende ters yöne koşmaya benzer. Ne kadar harcarsak harcayalım ne kadar süslersek süsleyelim; dışarıdan yamamaya çalıştığımız her şey, ertesi gün yeniden sökülecek geçici bir dikişten ibarettir. Yarının tüketim çarkı dönmeye hazırken, siz bu sonsuz döngünün neresindesiniz?


