YOL ACELE ETMİYOR

Tarih
01 Ocak 2026
Okuma süresi
~3 dk

YAZAN: Nur Banu HELVACIOĞLU

Bazı şeyler insanın hayatına birden girmez; sessizce yaklaşır. Önce fark edilmez, sonra alışkanlık olur, en sonunda da insanın kendisi gibi taşımaya başladığı bir gerçek hâline gelir.

Benim hikâyem de böyle başladı. İki ya da üç yaşlarındaydım. Gündüz her şey yerli yerindeydi. Oyuncaklarım, masanın kenarı, kapının kolu… Hepsi bildiğim gibiydi. Ama akşam olunca dünya değişirdi. Bir şey oraya konduğunda elim boşluğa giderdi. Aynı yer, aynı eşya… Ama ben bulamazdım. O zamanlar bunun adı yoktu benim için. Sadece karanlıkta kaybolan eşyalar vardı. Bir de uzanıp dokunamadığım köşeler.

Doktora gittiğimiz günü çok net hatırlamıyorum ama söylenen kelime içime yerleşti: gece körlüğü. Küçüktüm. Ne anlama geldiğini tam bilmiyordum ama bunun geçip gitmeyecek bir şey olduğunu hissettim. Bazı gerçekler vardır; insan küçükken bile kalbine ağır ağır oturur.

Okula başladığımda gündüzleri görüyordum. Bu hem şansım oldu hem de en büyük sınavım. Çünkü asıl mücadelem görmemek değildi; görmediğimi belli etmemekti. Arkadaşlarım fark etmesin diye çok uğraştım. Bazen bir şeyi görmüş gibi yaptım. Bazen yanlış yere uzandım ama gülümsedim. Kimseye yük olmamak için, farklı görünmemek için, eksik sanılmamak için kendi içimde sessiz bir savaş verdim.

Akşamüstleri içimde tarif edemediğim bir tedirginlik başlardı. Gün batarken herkes oyununa devam ederdi, ben ise adımlarımı sayardım. Kimseye çarpmamak için, düşmemek için, geri kalmamak için.

Daha çocukken güçlü görünmeyi öğrendim. Çünkü güçlü görünmezsem kaybolacağımı sanıyordum. Ergenlik yılları geldiğinde saklama hâli hayatımın bir parçası olmuştu. Sadece duygularımı değil, görmediğimi de saklıyordum. Gözlük takmaktan bile utanıyordum. Sanki gözlük farklıyım diye bağırıyordu. Gün batmaya başladığında içimde sessiz bir hesap başlardı: Işık yeterli mi, yol tanıdık mı, biri bana bir şey uzatırsa bulabilecek miyim?

Yardım istemek bana zayıflık gibi gelirdi. Oysa asıl yorucu olan, her şeyi tek başına taşımaktı. Ama bunu o zaman bilmiyordum. Bildiğim tek şey, ayakta kalmam gerektiğiydi.

Okul koridorlarını, merdivenleri, sınıf kapılarını ezberledim. Ezber benim ikinci gözüm oldu. İnsanlar bakarak yürürken ben hatırlayarak ilerledim. Kimse fark etmeden. Kimse sormadan. Bu suskunluk beni bir yandan güçlendirdi, bir yandan yalnızlaştırdı. Ama ayakta kaldım. Belki de kimse bilsin istemedim. Çünkü anlatmak yorucuydu. Açıklamak daha da.

On dokuz yaşıma geldiğimde bir derneğin kapısından içeri girdim. Kalbim çekingen bir umutla doluydu. İçeride benim gibi insanlar vardı. İlk anda gözlerim değil, içim gördü. Kimseye bir şey anlatmak zorunda değildim. O an içimden geçen cümle çok netti: Demek ki tek değilmişim. O gün anladım ki yalnızlık bazen kalabalıkta da olurmuş. Ve bazen bir odada, hiç tanımadığın insanların arasında insan kaybolmazmış. Yıllardır taşıdığım yük biraz hafifledi. Yardım istemenin zayıflık olmadığını, paylaşmanın insanı küçültmediğini yavaş yavaş öğrendim. Bir zamanlar gözlükten bile utanırken, baston fikri beni korkutuyordu. Onu elime aldığım gün kendimi hazır hissetmiyordum. Kimsenin de hazırsın dediğini hatırlamıyorum. Ama bir yerden başlamak gerekiyordu. Bastonu ilk tuttuğumda ellerim titredi. İnsanların bakışlarını düşündüm. Sonra fark ettim ki kimse benim kadar bakmıyordu bana. Baston hayatımı bir anda kolaylaştırmadı. Ama bana bir şey öğretti: saklanmadan yürüyebilmeyi. Yolumu başkasına emanet etmeden, kendime güvenerek ilerleyebilmeyi.

Bağımsızlık her şeyi tek başına yapmak değilmiş. Bağımsızlık, neye ihtiyacın olduğunu kabul edebilmekmiş. Korktuğunu inkâr etmeden ama korkuya da teslim olmadan adım atabilmekmiş. Hâlâ zorlandığım günler oluyor. Bazen karanlık ağır geliyor. Bazen durup dinlenmem gerekiyor. Ama artık durduğum yerde kendime kızmıyorum. Çünkü yol dediğin şey, sadece varılan bir yer değil; yürümeyi öğrenilen bir hâl.

Bu satırları okuyan ve belki de hâlâ bastonu almaya cesaret edemeyen biri varsa, ona kolay demek istemiyorum. Kolay değil. Ama mümkün. Kimse bir sabah uyanıp hazır olmuyor. İnsan hazır hissetmeden de başlayabiliyor. Ben başladım çünkü güçlü olduğum için değil, daha fazla saklanmak istemediğim için. Ve şunu öğrendim: herkesin yolu farklı, adımı farklı, cesareti farklı. Ama herkesin içinde küçük de olsa bir hareket isteği var. Bazen sadece bir adım. Bazen durup beklemek. Bazen de geri dönmek. Hepsi yürümeye dâhil. Ben hâlâ yoldayım. Öğrenerek,yanılarak, yavaşlayarak. Kimseye örnek olmak için değil; kendimle barışmak için.

Belki sen de bir gün, hazır hissetmediğin hâlde küçük bir adım atarsın. Belki sadece düşünürsün. Belki bugün değil. Ama bil ki yol acele etmiyor. Seni bekliyor.

YOL ACELE ETMİYOR