Bilim Dünyasında Bu Ay

BİLİM DÜNYASINDA BU AY TEMMUZ 2026

Takım elbiseli genç bir adamın önünde yanmakta olan evraklar ve klavye. Erkek, koyu renk takım elbise, beyaz gömlek ve parlak yeşil kravat giymiş, kısa düzgün saçlı ve sakallı. Masaya eğilmiş, iki eli klavye ve masanın üstünde hızla hareket ediyormuş gibi, parmakları havada çoğalmış ve bulanık gösterilmiş. Masanın üzerinde kağıtlar, bir klavye ve sağ tarafta açık bir dizüstü bilgisayar Klavye ve kağıtların bazı kısımlarından alevler çıkıyor, etrafta yoğun duman efektleri. Arka planda, sisli ve k

HAZIRLAYAN: Selvet BAYRAKTAR TOKAT


Merhabalar değerli umudun kadınları dostları. Birbirinden farklı konuları içeren bilimsel araştırmalarla sizlerleyiz.

 Önce Başlıklar:

  • Erkekler Aynı Anda Birden Fazla İşi Gerçekten Yapamıyor Mu?
  • Beyin Sağlığı İçin En Faydalı Beslenme Modeli Belli Oldu
  • Kulaklarımız Bize Oyun Mu Oynuyor?
  • Psikiyatride Tarihi Devrim: Tek Dozluk Lsd İlacı Ağır Depresyonu Tedavi Etmeyi Başardı!

Erkekler Aynı Anda Birden Fazla İşi Gerçekten Yapamıyor Mu?

Toplumsal yaşamda kadının rolünün değişmesi ve iş gücüne katılım oranlarının eşitlenmesiyle birlikte ev içi sorumlulukların paylaşımı da yeniden şekilleniyor. Ancak değişmeyen tek şey, "kimin aynı anda daha fazla işi yönetebildiği" yönündeki tartışma olarak öne çıkıyor. İngiltere'de yürütülen bilimsel araştırma, kadınların çoklu görev (multitasking) becerisindeki üstünlüğünü ve erkeklerin bu süreçte neden "yetersiz" görüldüğünün biyolojik ve davranışsal nedenlerini tescilledi. Brunel Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırmacı Dr. Diana Szameitat ve Dr. Andre J. Szameitat, toplumsal bir klişe haline gelen bu konuyu laboratuvar ortamında test etti. Araştırma kapsamında 41 erkek ve 37 kadın katılımcıya, günlük yaşamın koşturmacasını birebir simüle eden karmaşık fiziksel ve zihinsel görevler verildi.

Katılımcıların sadece fiziksel görevleri baskı altında yerine getirme hızları incelendiğinde, kadın ve erkek performansı arasında hiçbir yapısal fark saptanmadı. Ancak deneyin bir sonraki aşamasında işin içine sözel iletişim dahil edildiğinde erkeklerin performansında ciddi bir kırılma yaşandı. Katılımcılardan işlerini yaparken aynı zamanda kendilerine yöneltilen sözlü soruları yanıtlamaları istendiğinde, erkeklerin %25'inden fazlası soruları cevapsız bıraktı. Kadınlarda ise bu başarısızlık oranı yalnızca %10'da kaldı. Deneyin ikinci fazında görev başındaki kadın ve erkeklerin video kayıtları, süreçten tamamen bağımsız 80 kişiden oluşan tarafsız bir jüriye izletildi. Gözlemciler, kendilerine sunulan görüntüler üzerinden her iki cinsiyetin kriz anındaki yönetim becerilerini değerlendirdi.

Sözlü soruların başladığı kesitleri inceleyen gözlemciler, erkek çalışanların süreç üzerinde "daha az kontrol sahibi" göründüğünü ifade etti. Katılımcıların beden dillerini ve performans eğrilerini analiz eden jüri üyeleri; erkeklerin çoklu görev esnasında kadınlara kıyasla daha başarısız performans sergilediği, işe karşı daha az çaba harcadığı ve yaptıkları işten çok daha çabuk soğuyarak hoşnutsuzluk gösterdiği yönünde ortak görüş bildirdi. Bilim insanları, bu algısal farkın tamamen erkeklerin çoklu görev esnasında iletişim becerilerini geri plana itmesinden kaynaklandığını, kadınların ise bilişsel esneklik sayesinde hem işi hem de iletişimi eş zamanlı yürütebildiğini vurguluyor.

 Araştırma yöneticisi sinirbilimci Dr. Andre J. Szameitat, erkeklerin çoklu görev esnasında sözel iletişimi sürdürmekte zorlanmasının, toplumdaki "erkekler aynı anda iki işi yapamaz" algısının temel kaynağı olduğunu belirtiyor. Dr. Szameitat, "Çoklu görev sırasında cinsiyetler arası bir farkın olduğunu hepimiz hissediyorduk ancak bu durum ilk kez somut verilerle tanımlandı. Erkeklerin aynı anda hem bir işle uğraşıp hem de konuşması gerektiğinde sessizliğe bürünmesi veya yanıt vermekte gecikmesi, dışarıdan başarısız bir yönetim sergiledikleri algısını doğrudan tetikliyor" açıklamasında bulundu.

Kendi iki çocuklu yoğun aile yaşamlarından yola çıkarak bu deneyi tasarladıklarını ifade eden araştırmacı çift, elde edilen verilerin ev ve iş hayatındaki yönetim krizlerinin kökenine ışık tuttuğunu kaydediyor.

Beyin Sağlığı İçin En Faydalı Beslenme Modeli Belli Oldu

Beyin sağlığını korumaya yönelik en etkili beslenme modelinin hangisi olduğu sorusuna yeni bir araştırma yanıt aradı.

Harvard Üniversitesi araştırmacılarının JAMA Neurology dergisinde yayımlanan çalışmasına göre, yüksek tansiyonu önlemek amacıyla geliştirilen DASH diyeti, bilişsel gerilemeyi önlemede Akdeniz diyeti dahil incelenen diğer beslenme modellerinden daha güçlü bir ilişki gösterdi.

Araştırmada yaklaşık 159 bin kişinin beslenme alışkanlıkları otuz yıl boyunca takip edildi. Katılımcılar yaklaşık dört yılda bir beslenme düzenlerini bildirdi ve araştırmacılar bu verileri altı farklı sağlıklı beslenme modeliyle karşılaştırdı.

Sonuçlara göre, DASH diyetine en yüksek düzeyde uyum sağlayan kişilerin öznel bilişsel gerileme yaşama olasılığı, bu diyete en az uyanlara göre %41 daha düşük bulundu. Çalışmada sağlıklı bitki temelli beslenme modeli ile hiperinsülinemi odaklı beslenme planlarının bilişsel gerileme riskini yaklaşık %24, gezegen sağlığı odaklı beslenme modelinin ise %20 azalttığı belirlendi. Akdeniz tipi beslenme modeliyle uyum gösteren katılımcılarda ise riskte %16'lık azalma görüldü.

Araştırmacılar ayrıca DASH diyetine en fazla uyan kişilerin bilişsel testlerde ortalama 0,76 yıl daha genç, çalışma belleği testlerinde ise 1,37 yıl daha genç performans sergilediğini kaydetti.

İlk kez 1990'lı yıllarda yüksek tansiyonu kontrol altına almak amacıyla geliştirilen DASH diyeti; meyve, sebze, tam tahıllar, kuruyemişler ve düşük yağlı süt ürünlerini öne çıkarırken, tuz, ilave şeker, kırmızı et ve alkol tüketimini sınırlandırıyor.

Araştırmanın başyazarı Prof. Kjetil Bjornevik, tek bir "mükemmel" beslenme modelinden söz etmenin doğru olmayacağını belirterek, sebze, balık ve tam tahılların ağırlıkta olduğu; işlenmiş et, kızartma ve şekerli içeceklerin sınırlandığı beslenme düzenlerinin genel olarak beyin sağlığı açısından fayda sağlayabileceğini ifade etti.

Araştırmacılar, bulguların beslenme ile bilişsel sağlık arasında güçlü bir ilişkiye işaret ettiğini ancak neden-sonuç ilişkisinin kesin olarak ortaya konabilmesi için daha fazla kontrollü çalışmaya ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Kulaklarımız Bize Oyun Mu Oynuyor?

Yeryüzünün en büyük çözülmemiş gizemleri arasında gösterilen, üzerine belgeseller çekilen ve komplo teorilerine malzeme olan küresel "Uğultu" fenomeni, nihayet bilimsel bir açıklamaya kavuştu. Dünyanın farklı kıtalarındaki insanların sıklıkla bildirdiği, ancak çevrelerindeki kimsenin duyamadığı bu derinden gelen kalıcı arka plan sesinin sırrı, kulak ve sinirbilim uzmanlarının yürüttüğü hassas çalışmalarla aydınlatıldı. Elde edilen klinik veriler, bu gizemli gürültünün dünya dışı veya endüstriyel bir kirlilik olmadığını, insan anatomisinin henüz tam çözülemeyen bir oyunundan kaynaklandığını gösteriyor. Kamuoyunda büyük yankı uyandıran bu fenomen, ilk olarak 1970'li yıllarda İngiltere'nin Bristol kentinde toplu şikayetlerle görünür hale geldi. Kent sakinleri, kulaklarında sürekli olarak 50 Hertz frekansında, derinden gelen mekanik bir motor gürlemesi veya uğultu hissettiklerini beyan etti. Takip eden yıllarda benzer kitlesel raporlar Avustralya, Yeni Zelanda ve Kuzey Amerika genelinden de yükselmeye başladı.

Kişinin bulunduğu konuma göre değişkenlik gösteren ses; geceleri sessiz bir odada dayanılmaz boyutlara ulaşırken, sabah hareket halindeki bir trende tamamen kaybolabiliyordu. Alman Vertigo ve Denge Bozuklukları Merkezi (DSGZ) bünyesinde görev yapan işitme bilimci Bonifaz Baumann ve ekibi, sosyal medya üzerinden bu sesi duyduğunu iddia eden 29 gönüllüyü laboratuvar ortamında inceleme altına aldı. Uzmanlar, ilk olarak popüler olan iki büyük teoriyi test etti: Sesi duyan kişilerin düşük frekanslara karşı "aşırı hassas süper kulaklara" sahip olduğu iddiası ve iç kulaktaki kohlea (salyangoz) tüylerinin ürettiği doğal otoakustik emisyon sesleri.

Yapılan standart alt frekans işitme testlerinde, iki istisna dışında katılımcıların tamamının normal ve ortalama bir işitme eşiğine sahip olduğu görüldü. Kulak kanalına indirilen hassas mikrofonlarla yapılan ölçümlerde de iç kulak tüylerinin olağan dışı bir ses salgısı üretmediği tescillendi. Nörobilimci Markus Drexl, "Elde ettiğimiz klinik sonuçlar, bu insanların düşük frekanslı sesleri başkalarından daha iyi duyduğu yönündeki yaygın hipotezi tamamen çürütüyor" değerlendirmesinde bulundu. Dış dünyada ve kulak yapısında somut bir ses dalgası bulamayan bilim insanları, ibreyi nörolojik bir rahatsızlık olan tinnitusa (kulak çınlaması) çevirdi. Toplumda genellikle yüksek perdeli bir ıslık veya çınlama sesi olarak bilinen tinnitusun, nadir durumlarda çok alt frekanslarda derinden gelen bir motor uğultusu şeklinde de tezahür edebileceği saptandı.

Saygın bilim dergisi PLOS One bünyesinde yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre, küresel uğultu şikayetlerinin çok büyük bir kısmı, aslında kulak sisteminin iç işleyişinden ve beynin işitme yollarındaki sinirsel algı yanılmalarından kaynaklanan düşük frekanslı bir tinnitus vakası. Bilim insanları, bu keşfin sesin hayali olduğu anlamına gelmediğini, tinnitusun nörolojik olarak tamamen gerçek ve tescilli bir hastalık olduğunu vurguluyor. Uğultunun bir iç kulak hastalığı olarak kabul görmesi, yıllardır çaresizce dış dünyada kaynak arayan binlerce mağdur için doğru rehabilitasyon ve tıp destekli başa çıkma stratejilerinin önünü açacak en kritik viraj olarak nitelendiriliyor.

Psikiyatride Tarihi Devrim: Tek Dozluk Lsd İlacı Ağır Depresyonu Tedavi Etmeyi Başardı!

Modern dünya düzeninin, sosyo-ekonomik krizlerin ve küresel izolasyon süreçlerinin insan psikolojisi üzerinde yarattığı en büyük yıkımlardan biri olan majör depresif bozukluk (MDB) için tıp tarihinde yeni bir dönem başlıyor. Mevcut antidemokratik ilaç endüstrisinin sunduğu geleneksel antidepresanların sinsi yan etkilerinden, uzun süren tedavi süreçlerinden ve kimyasal bağımlılık mekanizmalarından muzdarip olan milyonlarca hasta için ezber bozan klinik veriler yayımlandı. New York merkezli biyofarmasötik şirketi Definium Therapeutics, tıp literatüründe türünün ilk örneği olan ve LSD (liserjit) molekülünün farmasötik olarak optimize edilmesiyle geliştirilen "DT120 ODT" isimli ilacın Faz 3 insan deneylerinde tarihi bir başarıya ulaştığını duyurdu. Uluslararası hakemli tıp dergisi Genome Medicine ve prestijli klinik veri tabanlarında geniş yankı uyandıran Emerge isimli klinik araştırma, 20 ayrı tıp merkezinde yaşları 18 ile 74 arasında değişen 149 ağır depresyon hastası üzerinde gerçekleştirildi. Tamamen randomize, çift kör ve plasebo kontrollü olarak yürütülen çalışmada, hastaların zihinsel durumları uluslararası kabul görmüş Montgomery-Åsberg Depresyon Derecelendirme Ölçeği (MADRS) ile mikroskobik düzeyde takip edildi.

Klasik serotonerjik psikedelik sınıfının en gelişmiş örneği olan bu yeni akıllı ilaç, ağızda hızlıca çözünen yapısıyla doğrudan beyindeki serotonin reseptörlerini sinsi bir hızla aktive ediyor. Altı haftalık izleme süreci neticesinde, tek bir 100 µg'lık doz uygulanan hastaların depresyon klinik skorlarında plasebo grubuna kıyasla 8.1 puanlık radikal bir düşüş ve iyileşme saptandı. Definium Therapeutics İcra Kurulu Başkanı Rob Barrow, elde edilen verilerin tıp literatüründe benzeri görülmemiş hızlı, güçlü ve kalıcı bir klinik rahatlamayı tescillediğini belirterek, bu sonuçların majör depresyon yönetiminde tamamen yeni bir paradigmanın kapısını araladığını vurguladı. Geleneksel antidepresanların en büyük sinsi handikaplarından biri olan ve tedavinin ilk haftalarında hastalarda görülebilen intihar eğilimi veya kronik uykusuzluk gibi ağır komplikasyonlar, DT120 molekülünde tamamen bertaraf edildi. Yayınlanan resmi güvenlik raporlarına göre, ilaç uygulanan hastaların klinik takibinde intihar düşüncesinde (suicidal ideation) zerre artış saptanmadı ve yeni bir sistemik güvenlik riski rapor edilmedi.

Klinik psikologlar ve nörologlar, kaydedilen yan etkilerin yüzde 99'unun hafif veya orta şiddette olduğunu, bu sinsi reaksiyonların ise sadece ilacın alındığı ilk günle sınırlı kalarak tamamen geçici bir seyir izlediğini belgeledi. Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. John Sonnenberg, "Majör depresyon hastalarının çok büyük bir kısmı mevcut kimyasal tedavilerden kısmi yanıt alıyor, sürekli ilaç değiştirmek zorunda kalıyor ve uzun vadeli toksik yan etkilere maruz kalıyordu. Bu tarihi başarı, mevcut tüm sınırlılıkları yıkarak hastanın yaşam kalitesini tek bir seansla koruma altına alıyor" açıklamasında bulundu. Daha önce Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) tedavisindeki başarısı nedeniyle "Çığır Açan Tedavi" (Breakthrough Therapy) statüsüne alınan liserjit tartrat bileşiği, bu son depresyon zaferiyle birlikte resmi ruhsatlandırma sürecine bir adım daha yaklaştı. İlacın başarısını perçinlemek adına, dozaj hassasiyetini siber titizlikle ölçecek ikinci büyük Faz 3 çalışması olan Ascend deneyi için de düğmeye basıldı.

Gelecek sayımızda yine sizi heyecanlandıracak yeni bilimsel çalışmalardan hazırladığımız bir köşeyle buluşmak üzere umutla kalın.

15.07.2026

BİLİM DÜNYASINDA BU AY TEMMUZ 2026