BİR TİŞÖRTÜN BEŞ DAKİKASI

Siyah kısa kollu polo tişört düz, desensiz bir kumaştan yapılmış. Klasik bir polo yaka ve yakadan aşağı, göğüs ortasında üç düğmeli bir pat; üstteki iki düğme açık, alttaki kapalı. Kollar dirsek üstünde bitecek uzunlukta ve manşet kısmı hafif daraltılmış.

YAZAN : Hülya İNSEL

Yoğun bir gündü...

Önce çarşaflar yıkanacak, sonra ev silinecek. Toz alınacak, akşam yemeği yetişecek. Ben yine kendi kendime "Yetişirim." dedim. Çünkü biz kadınlar, yapılacak işleri listelemiyoruz; zihnimizin bir köşesinde sessizce taşıyoruz.

O sırada eşim de spora hazırlanıyordu.

"Araba anahtarım nerede?"

"Telefonumu da uzatır mısın?"

Derken tam kapıdan çıkacakken döndü:

"İki tişört ütülenecekmiş. Uzun zamandır ütü yapmadın. Zaten beş dakikanı alır, bugün yapsana."

İşte o an...

Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Saçım dağılmış... Üzerimde çamaşır suyundan beyazlamış eşofman... Bir elim çamaşır makinesinde, diğer elim tencerede... Bir yandan "Acaba bir şeyi unuttum mu?" telaşı...

Ve o "Sadece beş dakika."

O beş dakika neden hep benim beş dakikam oluyordu?

Ben de durup söyledim:

"Senin de beş dakikanı alır. Spordan gelince ütülersin."

Bir an durdu. Biraz bozuldu sanki. Ama çok da belli etmedi.

Sonra bütün gün o somon rengi kısa kollu tişört benimle yaşadı.

Evi süpürdüm...

Karşıdan bana baktı.

Toz aldım...

Sanki göz kırptı.

Çamaşırları astım...

"Beni yıkadın ama ütülemedin." Der gibiydi.

Mutfakta yemek yaptım.

Tezgâh pırıl pırıldı ama o hâlâ kırışıktı.

Bir ara dolabın kapağını açtım.

Sanki bütün kıyafetler birleşmiş, onu işaret ediyordu.

Bazen gözümü kaçırdım.

Bazen de "O kadar da kırışık değilsin, bence giyilirsin." diye içimden pazarlık yaptım.

Sanki gücendi bana, bir ara ‘’amma da abarttın beş dakikanı alır ‘’ dedi.

Onun olduğu odanın tozunu almadım, teğet geçtim laf eder şimdi diye.

Kapısını kapattım.

Mesele gerçekten ütü müydü?

O tişört; kadınların bitmeyen yapılacaklar listesiydi.

Tam dinlenecekken görülen lavaboydu.

Katlanmayı bekleyen çamaşırlardı.

"Bunu da sen yaparsın." denilen görünmez işlerdi.

Çocuğun ertesi günkü etkinliğini hatırlayan tek kişi olmaktı.

Evde peçete bitmeden önce fark eden olmaktı.

Misafir gelmeden buzdolabını kontrol eden olmaktı.

Doğum günlerini, ilaç saatlerini, eksilen deterjanı, dolaptaki son yumurtayı unutmayan olmaktı.

Kimse söylemeden düşünen...

Kimse istemeden yapan...

Yapınca fark edilmeyen ama yapmayınca hemen görülen olmaktı.

Bazen kadınlar yorulduklarını söyleyemez.

Çünkü yorgunlukları da sessizdir.

O yüzden bazen konuşamadıkları her şey...

Bir dağınık salon olur.

Bir dolu çamaşır sepeti olur.

Bir boş kahve fincanı olur.

Ya da...

Somon rengi, kısa kollu, kırışık bir tişört olur.

Ertesi gün kendime "Bugün ütü günü." dedim. Tişörtü daha fazla bekletmeyeyim diyorum içimden. Odada yalnız da bıraktım. Ayıp mı oldu acaba?

Bütün kıyafetleri ütüledim.

Ama onu özellikle en sona bıraktım.

Ütünün fişini çekmeden önce kalan son sıcaklığıyla usulca üzerinden geçtim.

En son onu astım dolaba.

Sanki biraz bana küsmüştü.

Belki de ben ona değil...

Kendime kırgındım. Barışmaya çalıştım ama olmadı. Bir sonraki yıkamada intikam alacak gibi baktı, sanırım daha da kırışacaktı. ANLADIM.

Çünkü bazen kadınların söyleyemediği cümleler, bir somon rengi tişörtün kırışıklıklarında yaşamaya devam ediyor.

Peki sizi bekleyen o tişört ne kadar kırışık, hangi renk?

BİR TİŞÖRTÜN BEŞ DAKİKASI