
YAZAN: Emine KAMÇI
Hüzünlü anlarımdan biriydi. Kayıverince düşüncelerim geçmişime apansız, bir, bir dağıldı başımdaki bulutlar ve birden o günlerin güneşinin sıcacık aydınlığına kavuşuverdim.
Bir deniz kıyısındayım şimdi. Tahta bir bankta oturan üç kişiden biriyim yalnızca. Esen ılık rüzgâr, hoyratça saçlarımızı karıştırıyor ve o tatlı gülüşlü güneş, yaramazca gözlerimizi kamaştırıyor. Öyle mutluyuz ki, dağılan saçlarımız bile bizi tedirgin etmeye yetmiyor.
Çimden düdük yapmayı öğreniyorum o gün ilk kez. Yatılı bir okuldayız o zamanlar. Aynı sınıfı ve aynı yatakhaneyi paylaştığım bir kız arkadaşımla benim aramda, okulda çalışan bir memur abla var; bize, çimle düdük öttürmeyi o öğretiyor. Eğilip büyükçe bir çim de ben koparıyorum yerden. Kopardığım çimin saldığı sıvı elime bulaşınca, o kendine özgü kokusunu duyuyorum. Ardından da ötüyor diye seviniyorum. Bir anda, Boğaz’a karşı, bir şarkı tutturuyorum. Sonra da üçümüz birden aynı şarkıyı söylemeye devam ediyoruz.
“Boğaziçi şen gönüller yatağı
Her bucağı aşıkların otağı!”
Deniz, masmavi bir çarşaf gibi boğazın öte yanına dek uzanıyor. Arada bir maviliğin üzerinde beyaz gövdeleriyle beliren yolcu motorları, mavilikle bütünleşince, adeta bir kartpostal manzarası oluşturuyordu.
Bir boğazın bu yanına bir diğer yanına uğruyorlardı bu deniz motorları. Aslında onların içinde olmak vardı ya! Öğrenci olduğumuz için zamanımız kısaydı ve bu kadarıyla yetinmeliydik. Gerçi o motorlarla zaman zaman dolaşmışlığım olmuştu ya, o günlerde daha da küçük olduğumdan, fazla ayrıntı anımsamıyordum. Ancak bir iki görüntünün gözlerimin önünde canlandığı da olmuştu. Örneğin, bir gün, ailemle birlikte, motora biniyoruz. Yol boyunca ilerlerken, deniz suyunun bir kısmının koyu yeşil, bir kısmının sarı olduğunu anımsıyorum. Ancak şimdi bu görüntünün gerçek olup olmadığından hiç emin değilim. Belki de bütün bunlar, o günlerde görmüş olduğum bir düşten ibaretti kim bilir!
Okula dönme vakti gelince, isteksizce kanepelerden kalkıp çimlerin üzerinde ağır aksak yürümeye başladık. Bu kısacık yürüyüş bile bizim için son derece bulunmaz bir şeydi.
Okulun ana kapısından girdiğimizde, bahçenin ortasında yer alan kum havuzuyla karşılaştık. Derslerden artakalan zamanlarda vaktimizi kum havuzunun başında geçirirdik. Kâh içinde oyunlar oynar, kâh havuzun etrafını çevreleyen bir ayak genişliğindeki beyaz taştan yolun üzerinde yürüyüşler yapardık. Bu şeridin dört bir yanını dolaşarak turumuzu sevinçle tamamlardık. Beden eğitimi derslerimiz ve bayram kutlamalarımız da bu kum havuzu çevresinde yapılırdı. Öyle ki bir Cumhuriyet Bayramı hazırlıklarını bu bahçede yaptıktan sonra boru ve trampetlerimizle birlikte uygun adım yürüyerek okuldan çıkarak cadde boyunca dalgalar eşliğinde sarıyer’e doğru uzun bir yürüyüş yapmıştık. Erkekleri anımsamıyorum ama biz kız öğrenciler oldukça şıktık. Sarı kazak ve sarı dize kadar olan sarı çoraplarımızı tamamlayan kısacık lacivert pileli eteklerimizle kendimizi oldukça gururlu hissediyorduk. Ellerimizdeki trampetlere coşkuyla vurarak boru çalan arkadaşlarımızın ardından, bir adım sekmeden yürüyorduk.
Bulunduğumuz yer denize çok yakındı. Buradan, yakındaki tersanenin şangırtıları, denizden geçen motorların patpatları, gemilerin uzun uzun düdük ötüşleri işitiliyordu. İşte ben, önceki görüntüleri kafamdan geçirince, yine o deniz kıyısında söylemiş olduğumuz şarkı, aklıma geliveriyordu birden.
Boğaziçi şen gönüller yatağı
Her bucağı âşıkların otağı.


