YİNE YEŞİLLENDİ FINDIK DALLARI

Fındık ağacında olgunlaşmakta olan fındık salkımı. Dalda birden fazla fındık kabuğuyla birlikte aşağıya doğru sarkıyor; kabuklar açık yeşil, dış yüzeyleri ince, yumuşak tüylerle kaplı ve uç kısımları hafif sivri, püsküllü. Fındıkların sert iç kabukları kabuktan kısmen dışarı çıkmış, açık kahverengi tonunda. Çevrede geniş, kenarları testere dişli, damarları belirgin fındık yaprakları; yaprakların çoğu parlak yeşil ve güneş ışığını geçirerek yarı saydam duruyor. Arka planda yalnızca flu, açık renk

YAZAN: Emine KAMÇI


               Kindinar Trabzon merkez semtlerinden birinin adıydı. Güneşin, grup zamanı bir nar gibi kızarması yüzünden vermişlerdi bu adı. Ancak sonradan, nedendir bilinmez Bahçecik oluvermişti işte burası.

  Kindinar’ın Bahçecik olması boşuna değildi elbette. Eskisi kadar olmasa da mahallenin her yanında türlü bahçeler vardı. Örneğin, ilk anda göze çarpan fındık bahçeleriydi bunlar. Sonra da yol boyu sıralanmış evleri çevreleyen incir, erik, ayva gibi meyve ağaçları bulunuyordu. Yani sonuç olarak burası Bahçecik adını çoktan hak etmişti.

  Yıllar sonra Trabzon’a geldiğimde, soluğu doğruca eski mahallemde almıştım. Epeyce değişiklik olmasına karşın buralara pek de yabancı değildim. Ne de olsa burada doğmuş, eski yaşantılarımı unutmamıştım.

   Bahçecik’e gelişim, 6 Mayıs gününe rastlıyordu. 6 Mayıs, Tam da ilkbaharın en güzel zamanıydı. Başka bir deyişle, bahar bayramıyla çeşitli dileklerin dilendiği, güzel duyguların duyumsandığı Hıdırellez günüydü.

  Akrabalarımın evinde, hoşbeş ve yiyip içme faslı bittikten sonra orada bulunan kuzenlerimle birlikte evden çıktık. Önce, evleri çevreleyen meyve ağaçlarının yanından geçmemiz gerekecekti. Bir erik ağacının yanında yavaşlayınca yüreğimde ince bir sızı hissettim. Bunun nedeni, kısa bir süre önce sonsuza dek ayrılmış olduğum evimin bahçesindeki erik ağacıydı. O ağaç benimdi bir zamanlar. Hani derler ya, ‘bir dikili ağacım var!’ diye. Oysa benim o sıralar, erik, zeytin ve zerdali olmak üzere tam üç tane dikili ağacım vardı. O günlerde, çocuklarımla ilgilenir gibi onlarla da çok yakından ilgilenirdim. Köklerini çapalar, her birinin toprağını tazeler, sebze kalıntılarını öğüterek un ufak ettikten sonra onlara besin olarak sunardım. Bir annenin çocuğunu okşarcasına, ben de onlara dokunup onlarla konuşmaya, eksiklerini anlamaya çalışırdım hep.

Bu ağacı görür görmez, eski evimin bahçesinde bırakmış olduğum ağcımı düşündüm ve bir anda gözlerim doldu. Tabii ki bunun açıklamasını da yanımdaki kızlara yapmam gerekirdi ve ben de öyle yaptım.

Az sonra dünyaya gelmiş olduğum sarı boyalı evin yanındaydık. Onu da sollayarak Dörtyol ağzından karşıya geçerek ilerledik. Bahçecik yine bir gelin gibi süslenmişti. Yol boyunca meyve bahçeleri uzanıyor, ağaçların ardındaki yeşil tarlalarsa bu güzelliği tamamlıyordu.

  Bir süre yürüdükten sonra sağdaki yokuştan aşağı inmeye başladık. Kısa bir zaman sonra yokuş bitince kendimizi harika bir manzaranın kucağında buluverdik. Her şey güzel olmaya güzeldi de yolumuzu kaybetmiş, bu doğa harikasının ortasında kalakalmıştık. Çevrede in-cin top atıyor, bir şey soracak kimseyi bulamıyorduk.

  Sonunda kuzenlerimden biri bir evin kapısını çalarak yol sormayı akıl etti. Bize, fındık bahçelerinin bulunduğu yön işaret edilince o yana yürüdük. Ancak fındıklıkların arasındaki dik ve dar patikalardan başka yol görünmüyordu. Çaresiz biz de bu patikalara daldık. Düşe-kalka, fındık dallarına takıla takıla ilerliyor, tökezlendikçe de bir kaba minder örneği olan uzun ve gür çimlerin üzerine yuvarlanıyorduk. İlk andaki yakınmalarımız gülüşmelere, dahası, kahkahalara dönüşmüştü artık. Müthiş eğeleniyorduk. Bir anda fındıklardan esinlenerek bir türkü bile tutturduk. “Yine yeşillendi fındık dalları.”

Güle oynaya, şarkılar, türküler söyleye söyleye farkında bile olmadan, fındıklıktan çıkıp ana caddeye ulaşmıştık.

Bu cadde, çocukluğumun Ortasaray’ından yukarıya doğru uzanan yoldu. O zamanın Ortasaray’ı, bugünün Ortahisar’ıydı artık. Bu yol yine bizi gelmiş olduğumuz yere, yani Bahçecik semtinin merkezine götürüyordu. Daha yukarılara çıkacak olsak, şimdiki adı Beştaş olan, Kanlıga’yla kesişirdi yolumuz. Oysa biz o kadar yorulmuştuk ki oraya dek yürümeyi bırakın, bir adım dahi atacak gücümüz kalmamıştı. Neredeyse akşam da olmak üzereydi. Güneşse yine kızararak uzaklaşırken son ışıklarını dünyaya yolluyordu. Eskiden yerinde büyükçe bir havuzun bulunduğu apartmanın önünde durarak kuzenlerimle vedalaşıp ertesi gün buluşmak üzere sözleşerek evlere dağıldık. O gün, sadece bir başlangıç yapmıştık. Daha çok ama çok yerler gezecektik.

Artık bir dikili ağacım yoktu ama dünyadaki tüm bitkileri kendim ekmişçesine, tüm ağaçları dikmişçesine doygun ve mutluydum.

YİNE YEŞİLLENDİ FINDIK DALLARI