YAZAN: Cemile ÖZEKER
Fatmanur ve küçük Hifa’nın hikâyesi yalnızca bir trajedi değil; kadınların yaşam hakkının nasıl korunamadığını gösteren acı bir toplumsal uyarıdır. Aynı günlerde bir öğretmenin, Fatma Nur Çevik’in, şiddet sonucu hayatını kaybetmesi ise bu gerçeğin ne kadar yaygın ve yakıcı olduğunu gösteriyor. Kadın cinayetlerinden çocuk istismarına, laikliğin aşınmasından kadınların ekonomik bağımsızlığına kadar uzanan bu karanlık tablo karşısında; mor ve yeşil bir gelecek mümkün mü?
Bazen bir toplumun gerçek yüzü, en kırılgan olanların hayatına nasıl davrandığıyla ortaya çıkar. Kadınlar ve çocuklar bu kırılganlığın en görünür olduğu alanlardan biridir. Bir kadının yardım çığlığı duyulmadığında, bir çocuğun istismarı görmezden gelindiğinde ya da bir kadın şiddetten korunamadığında, mesele yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Bu durum, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir sorunun göstergesidir.
Fatmanur Çelik ve küçük kızı Hifa İkra Şengüler, öğretmen Fatma Nur Çevik’in hayatlarını kaybetmeleri, Türkiye’de kadınların ve çocukların karşı karşıya kaldığı riskleri bir kez daha gözler önüne serdi. Bir annenin çocuğunu korumak için kapı kapı dolaşması, kurumlara başvurması, yardım istemesi ve bir öğretmenin öldürülmeden önce yaşadığı sıkıntıyı ilgililere bildirmesine rağmen koruma mekanizmalarının işlememesi; aslında yalnızca bir bireyin, bir ailenin değil, bir sistemin hikâyesini anlatıyor.
Bu hikâye bize şu soruyu sormak zorunda bırakıyor:
Kadınların yaşam hakkını koruyamayan bir toplumda adalet nasıl inşa edilir?
Türkiye’de kadın cinayetleri çoğu zaman münferit olaylar ya da anlık öfke söylemleriyle açıklanmaya çalışılıyor. Oysa kadın örgütlerinin yıllardır ortaya koyduğu veriler, bu şiddetin sistematik bir karakter taşıdığını gösteriyor.
Kadınlar çoğu zaman; ayrılmak istedikleri için, kendi hayatlarına dair karar almak istedikleri için, ekonomik ve sosyal bağımsızlık talep ettikleri için öldürülüyor.
Bu nedenle kadın cinayetleri yalnızca bireysel suçlar değildir. Aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, cezasızlık kültürünün ve kadınların yaşam hakkının yeterince korunmamasının sonucudur.
Şiddetin görünür olduğu yer yalnızca ev değildir. Okulda, iş yerinde, sokakta ve hatta kamusal alanın her noktasında kadınlar şiddetle karşı karşıya kalabiliyor. Bu durum, kadınların yalnızca fiziksel güvenliğini değil, aynı zamanda kamusal hayata eşit katılımını da sınırlıyor.
Kadın hakları mücadelesi ile laiklik arasında güçlü bir bağ vardır. Laiklik yalnızca devletin din karşısındaki tarafsızlığını ifade eden bir ilke değildir; aynı zamanda bireylerin özgürlüklerinin güvencesidir.
Kadın özgürlüğünün temel güvencesi olan laikliğin zayıfladığı toplumlarda kadınların yaşam alanı daralır. Çünkü dini yorumlar çoğu zaman kadınların itaat etmesi, sabretmesi ve toplumsal rolünü sınırlaması yönünde kullanılabilir.
Laiklik; kadınların zorla evlendirilmemesi, çocukların dini yapıların denetimsiz ortamlarında istismara açık bırakılmaması, hukukun inanç kisvesi altında işlenen suçlar karşısında eşit ve kararlı davranması anlamına gelir.
Bu nedenle laiklik yalnızca bir anayasal ilke değil, aynı zamanda kadınların özgürlüklerinin ve yaşam haklarının önemli bir güvencesidir.
Ayrıca kapalı dini yapılar ve tarikatlar konusu Türkiye’de uzun süredir tartışılan bir mesele. Bu yapıların bazıları sosyal dayanışma alanları olarak görülse de denetim mekanizmalarının zayıf olduğu durumlarda kadınlar ve çocuklar açısından ciddi riskler ortaya çıkabiliyor.
Kadınların zorla evlendirilmesi, çocukların erken yaşta evliliklere ya da istismara maruz kalması gibi olaylar, bu yapıların şeffaflıktan uzak ve kapalı doğası nedeniyle çoğu zaman görünmez kalabiliyor.
Bu nedenle demokratik bir hukuk devletinde; tüm kurumların şeffaf olması, çocukların ve kadınların korunması için etkin denetim mekanizmalarının kurulması, sosyal hizmetlerin güçlendirilmesi büyük önem taşır.
Kadınların şiddet döngüsünden çıkabilmesinin en önemli yollarından biri de ekonomik bağımsızlıktır. Bu noktada da feminist iktisat literatüründe giderek daha fazla tartışmalara konu olan mor ekonomi kavramı dikkat çekmektedir.
Mor ekonomi; kadın emeğinin görünür hale gelmesini, bakım emeğinin toplumsal olarak paylaşılmasını, kadınların üretim ve karar mekanizmalarında daha fazla yer almasını hedefler.
Kadınların ekonomik hayata eşit katılımı yalnızca bireysel özgürlük açısından değil, aynı zamanda toplumsal kalkınma açısından da kritik önemdedir.
Aynı zamanda kadın hareketi ile çevre hareketi arasında da güçlü bir ilişki vardır. Bu da Yeşil Ekonomiyi ön plana çıkarır. Günümüzde dünyanın birçok yerinde kadınlar doğayı koruma mücadeleleri ile ön saflarda yerlerini almakta.
Yeşil ekonomi, doğayı koruyan, sürdürülebilir üretim ve tüketim modellerini esas alan bir ekonomik yaklaşımı ifade eder.
Mor ve yeşil ekonomi birlikte düşünüldüğünde; doğayı koruyan, emeği görünür kılan, toplumsal eşitliği güçlendiren bir kalkınma modeli olarak ortaya çıkar.
Ortaya çıkan bu model de kadınların yalnızca korunması gereken bireyler olarak değil, toplumsal dönüşümün aktif öznesi olarak görülmesini sağlar.
Bir toplumun vicdan sınavı olan Fatmanur ve Hifa’nın hikâyesi yalnızca bir trajedi değildir. Aynı zamanda şiddete kurban giden Öğretmen Fatma Nur Çevik’in hayatını kaybetmesi ise bir tesadüf değildir. Bunlar birer uyarıdır. Kadınların ve çocukların korunamadığı bir toplumda adaletin tam anlamıyla var olduğunu söylemek mümkün değildir.
Kadınların yaşam hakkının güvence altına alındığı, çocukların istismardan korunduğu, laikliğin güçlü olduğu ve kadınların ekonomik olarak güçlendiği bir toplum ise mümkündür.
Bunun için güçlü sosyal politikalar, etkin hukuk mekanizmaları ve toplumsal farkındalık gereklidir.
Çünkü bir kadının çığlığı denizden yükseliyorsa veya bir kadın görevi başında şiddete kurban gidiyorsa, oralarda yalnızca ölüm değil, bilinmeli ki oralarda bir toplumun vicdan sınavı vardır.
Sonuç olarak; Fatmanur ve Hifa’nın hikâyesi yalnızca bir anne ile bir çocuğun kaybı değildir. Bu hikâye, kadınların çığlığını duymayan bir düzenin aynasıdır. Aynı şekilde, hayatını eğitime adamış bir öğretmenin, Fatma Nur Çevik’in, şiddet sonucu aramızdan koparılması da bu karanlık tablonun başka bir yüzünü gösterir. Her kadın cinayeti, her istismar vakası bize aynı gerçeği hatırlatır: Sessizlik şiddeti büyütür, cezasızlık ise onu kalıcı hale getirir. Bu yüzden bugün yapılması gereken şey yalnızca yas tutmak değil; kadınların yaşam hakkını, çocukların güvenliğini ve laik bir hukuk düzenini kararlılıkla savunmaktır. Çünkü bir kadının çığlığı denizden yükseliyorsa, aslında bir toplumun vicdanı su yüzüne çıkıyordur.


