DOĞANIN HAFIZASI VARDIR

Yıkılmış bina enkazı ve çevresinde çalışan ekipler. Ön planda yere yığılmış beton, tuğla ve çeşitli moloz parçaları, aralarında dağınık şekilde alet çantaları, hortumlar ve örtülere sarılı malzemeler. Solda koruyucu kıyafetli birkaç itfaiye ya da arama‑kurtarma görevlisi enkazın önünde toplanmış Ortada enkazın üzerine doğru eğilmiş büyük, tek parça halinde devrilmiş bir beton duvar, etrafında bükülmüş metal direkler ve kırık yapı elemanları.

YAZAN: Selma ERDEL

Yaş aldıkça geçmiş yıllarımız, yaptıklarımız, yaşadıklarımız ve hayatımızın nasıl bir yöne evrildiği birer birer gözümüzün önünden geçer. Anılar hatırlandıkça kimi zaman içimiz burkulur, kimi zaman gözyaşlarımıza hâkim olamayız, kimi zaman da kahkahalarla güleriz. Yaşadığımız evler, hayatımıza dokunan insanlar, geride bıraktığımız günler bir film şeridi gibi geçer gözlerimizin önünden.

Bizler doğanın bir parçasıyız. Tıpkı insanlar gibi doğanın da bir hafızası vardır. Geçmişte yaşanan olaylar, iklim değişiklikleri, insan eliyle yapılan müdahaleler ve doğanın uğradığı tahribat, onun hafızasında izler bırakır.

Bir derenin yatağının üzerine kurduğunuz ev, size bir gün o derenin geçmişini hatırlatabilir. Siz dereyi yok sayarsınız ama doğa onu unutmaz. Gün gelir, su eski yatağını yeniden bulur ve üzerine kurulan yapıları önüne katıp sürükleyebilir.

Nasıl ki ağaçlar gövdelerindeki yıllık halkalarla geçmişte yaşanan kuraklıkları, yağışları ve yangınların izlerini taşıyorsa doğa da kendi geçmişini farklı biçimlerde saklar. Toprak tabakaları, tohum bankaları, su yatakları ve ekosistemdeki değişimler, geçmişten bugüne uzanan bir hafızanın parçalarıdır.

İnsanlar doğanın bazı izlerini kapatabilir, değiştirebilir ya da yok ettiklerini sanabilirler. Ancak doğa, suyun çıktığı yeri ve akış yollarını insanların düşündüğü gibi kolayca unutmaz. Bizim beton döktüğümüz yerler bir gün yeniden suyla buluşabilir; yok saydığımız dere yatakları kendilerini hatırlatabilir.

Üzerini kapattığımız dereler, kuruttuğumuz sulak alanlar, kestiğimiz ağaçlar ve tahrip ettiğimiz topraklar, yaptıklarımızın sonuçlarını bir gün karşımıza çıkarabilir. Yaşadığımız doğal afetler elbette yalnızca insan müdahalesiyle açıklanamaz. Ancak doğanın dengesini bozduğumuzda sel, taşkın ve benzeri afetlerin etkilerini ağırlaştırabileceğimizi de göz ardı etmemeliyiz.

Bu afetlerin ardında maddi kayıpların yanı sıra can kayıpları da olduğunda, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü her felaket bize, göz ardı etmememiz gereken bir gerçeği hatırlatır: Doğanın sınırlarını yok sayarak güvenli ve sürdürülebilir bir yaşam kuramayız.

Yapılaşma ve şehirleşme, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakma sorumluluğuyla ele alınmalıdır. Yapılan her çalışmada etik değerler gözetilmeli, doğanın dengesi korunmalı ve yapılaşma doğanın işleyişine uygun biçimde gerçekleştirilmelidir.

Kuruttuğumuz dere yatakları, yok ettiğimiz sulak alanlar ve kestiğimiz ağaçlar nedeniyle felaketlerle karşılaşıyorsak doğanın hafızasını unutmamamız gerektiğini bir kez daha anlamalıyız. Doğanın üzerine inşa ettiğimiz her yapı, eğer onun işleyişini ve dengesini hiçe sayıyorsa, aslında doğanın yaşam alanına yapılmış bir müdahaledir.

Kapandığını sandığımız dere yatakları bir gün yeniden suyla dolar. Su, kendisine açılan eski yolları bulmaya çalışır. Bizim unuttuğumuz geçmiş, doğanın diliyle yeniden karşımıza çıkar. Sel felaketleri de bazen bu gerçeğin en acı hatırlatıcılarından biri olur.

Bunun temelinde, doğaya karşı duyduğumuz saygının yetersizliği ve onun işleyişini anlamadan gerçekleştirdiğimiz müdahaleler vardır. Doğaya saygı duysaydık, gerekli önlemleri zamanında alsaydık ve yapılaşmayı doğanın koşullarını gözeterek gerçekleştirseydik bazı felaketlerin etkilerini azaltabilirdik.

Doğayla uyum içinde yaşamak, yalnızca çevreyi korumak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendi yaşamımızı, geleceğimizi ve bizden sonraki kuşakların hayatını da korumak demektir.

Var olan bütün canlılara saygı duymak, ekolojik dengeyi korumak ve doğal kaynakları bilinçli kullanmak, yaşamın sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşır. Bir ağacı söktüğümüzde, sulak alanları kurutup üzerlerine binalar diktiğimizde, ormanları yaktığımızda ya da yaktıklarımızın yeniden yeşermesine engel olduğumuzda bunun sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini unutmamalıyız.

Toprağın her tarafını betonla kapladığımızda onun suyu emmesini, nefes almasını ve canlılığını sürdürmesini zorlaştırırız. Yağan yağmurun toprağa ulaşabileceği alanları yok ettiğimizde suyun akıp gideceği yolları daraltır, taşkın riskini artırırız. Sonra da neden bu felaketlerle karşı karşıya kaldığımızı sorgularız.

Oysa doğayla uyumlu bir şehirleşme anlayışı hem insanın güvenliğini hem de doğal yaşamın devamlılığını gözetir. Doğanın kurallarına uygun biçimde yapılan her çalışma, yaşamın dengesini korumaya katkı sağlar.

Unutmayalım ki doğaya verdiğimiz her zarar, dönüp dolaşıp kendi yaşamımızı da etkiler. Doğaya yaptığımız her kötülük, aslında kendi geleceğimize yaptığımız bir kötülüktür.

Doğadaki canlıların birbirleriyle olan ilişkileri de bu dengenin önemli bir parçasıdır. Bazı hayvan türlerinin yok edilmesi, başka türlerin aşırı çoğalmasına neden olabilir. Bu durum, ekosistemdeki doğal dengeyi bozarak zincirleme sonuçlar doğurabilir.

Çünkü doğada var olan her canlının bir yeri, bir işlevi ve yaşam döngüsü içinde bir önemi vardır. İnsanların kendi çıkarları doğrultusunda bu dengeye müdahale etmesi, yalnızca bir türün değil, bütün bir ekosistemin zarar görmesine neden olabilir.

Doğaya saygılı davrandığımızda, onun sunduğu imkânlardan daha sağlıklı ve güvenli biçimde yararlanabiliriz. Ancak doğanın bize sunduğu nimetleri sınırsız sanır, onu istediğimiz gibi değiştirebileceğimizi düşünürsek bir gün kendi yaptıklarımızın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalabiliriz.

İnsanlar geçmişlerini hatırlarken kimi zaman gülümser, kimi zaman hüzünlenir, kimi zaman da öfkeyle yaşadıklarını yeniden anımsarlar. Yaşadıklarımız bizde izler bırakır. Bazen üzerinden yıllar geçse de bir olayın acısı, bir sözün kırgınlığı ya da güzel bir anının sıcaklığı içimizde yaşamaya devam eder.

Doğanın da kendine özgü bir hafızası vardır. Elbette doğa, insan gibi bilinçli biçimde hatırlamaz ya da öfkelenmez. Ancak kendisine yapılan müdahalelerin izlerini taşır ve doğal süreçler, bu müdahalelerin sonuçlarını yıllar sonra bile ortaya çıkarabilir.

Bizim unuttuğumuz, üzerini kapattığımız ya da yok saydığımız gerçekler, doğanın işleyişi içinde varlığını sürdürür.

Bu nedenle doğanın hafızasını unutmamalıyız.

Nasıl ki biz geçmişimizden izler taşıyorsak doğa da kendi geçmişinden izler taşır. Biz yaşadıklarımızı hatırlarız; doğa ise kendisine yapılan müdahalelerin sonuçlarını bir gün yeniden karşımıza çıkarır.

Çünkü doğanın da bir hafızası vardır. Tıpkı bizim gibi.

DOĞANIN HAFIZASI VARDIR