KADINLAR VE MAHZENLER

Tarih
01 Ocak 2025
Okuma süresi
~4 dk

YAZAN: Ergür ALTAN

Mahzenime indim bugün köpeğimle. Her kadının bir mahzeni vardır zaman zaman iniverdiği. Mahzenimde biriktirdiklerimi anlatacağım size. Köpeğimin bildiği şeyleri fısıldayacağım. Fısıldayarak konuşan kadınlardanım ben; mahzunluğuma, yorgunluğuma, ürkekliğime verin lütfen…

Altı yaşındaydım sanırım. “Sevil” diye seslendi annem banyodan çıkınca. Sesinde bir ıslaklık vardı, hissettim bunu yanına giderken. Banyonun girişindeki eşikte çömelmişti annem ve ağlıyordu. Kendimi bir serçe olarak hayal ettim o anda. Serçe oldum ve annemin kucağına kanat çırpıp kondum. Bir şey demedim, sarılı verdim anneme. “Yıkanırken sabun kaçtı gözüme” dedi her zamanki gibi. Gözleri ya banyoda dolardı ya da mutfakta. Ya sabun kaçardı öpülesi gözlerine ya da soğan…O çocuk halimle anlıyordum banyonun ve mutfağın kadınların ruhlarındaki rutubeti göz bebeklerine süzdüğü bir içsel oda olduğunu. Annem ağladığında konuşmazdım ben, sarılırdım yalnızca. Annemin yalnızlığına benim sarılmalarım iyi gelirdi. Annem çok yalnızdı gençken de ihtiyarken de. Kimse bilmezdi benden başka. Bazı kadınlar yalnızlıklarıyla doğar, büyür ve ölürler. Annem on yıl önce soluverdi. Solup da gidivermeden önce avucuma bir mendil bırakıverdi. Mendilime mor bir iplikle şunu yazmıştı, “Ben gibi yalnız kızım Sevil`im, annen seni çok sevdi…” Annemin yalnızlığını koydum mahzenimin başköşesine. Mahzenimde annemin, benim ve bütün kadınların yalnızlığı durur; her biri başım gözüm üzerine…

Lisedeydim ve dersimiz Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi`ydi. Bir sure ismi yazdı tahtaya öğretmenimiz “Bunu ezberden hem Arapça hem de Türkçe olarak okuyacağınızı söylemiştim size” dedi. Okuyan da oldu, okuyamayan da. Yarım yamalak okuyan da oldu, hiçbir şey demeyip öyle bakakalan da. Sıra bana geldi. Öğretmenimin gözlerine baktım, sonra sınıfa göz gezdirdim. Tahtaya doğru yürüdüm. Surenin ismine bakarak konuştum. “Buraya gelirken bir sokak köpeği gördüm. Onun gözlerinde en güzel sureyi, en güzel duayı gördüm. Ezberledim o duayı ben. İlk önce onun dilinde ezberleyip, sonra da kendi dilime çevirdim. Allah bana böyle emretti” dedim. Konuşacaktım daha. Annemin sesi gibi ıslandı benim de sesim. Koşa koşa çıktım dışarı. Bahçenin kapısında o köpeği gördüm. Arkadaşlarım ve öğretmenim pencereden bakıyordu bana. Başını okşadım güzelim canın. “Dersi ekmedim” dedim, “seni ektim yüreğime…” “Anlıyorum seni Sevil” dedi, o da ağladı…Bir sokak köpeğinin gözyaşları vardır mahzenimde; o gözyaşlarında arınıyorum şu yeryüzündeki fesatlıklardan, yalan dolanlardan, hoyratlıklardan…

Yirmi beşimde deli gibi sevdim bir adamı. Akranımdı, yakışıklıydı, durumu iyiydi, vesaire vesaire! Ben az konuşup çok dalıp gidenlerdenim hep, çok susanlardan, çok sarılan, çok öpüp koklayanlardanım. Deli gibi seven, deli gibi özleyen böyle, ama bir o kadar da deli gibi sessiz harflerle konuşanlardan. Annemi ne zaman ağlarken görsem hemen sarıldım, kardeşimi, dostumu, arkadaşlarımı ne zaman üzgün görsem bağrıma bastım, sevdiğim adamlar ne zaman kederli olsalar ellerinden tuttum onların. Sevmek dokunmaktır benim için, dokunarak anlarım ben, hisseder, içime alır, şefkatle sarıp sarmalarım sevdiklerimi. Kendimi çok tükenmiş hissettiğim bir gün, dedim ki sevdiğim adama, “Bana sarılsana…” “Ne oldu Sevil?” dedi. Sustum birkaç dakika kadar. “Anlat Sevil” dedi, “Ben anlarım seni.” İçime öyle bir ağırlık çöktü ki boğazım öyle bir düğüm düğüm oldu ki hıçkırarak ağlamaya başladım. Elini omzuma koydu. “Anlat Sevil” dedi yine, “Anlat canım” dedi, “Hadi anlat.” “Anlattım” dedim, “Ne anlattın ki, sustun ve şimdi de ağlıyorsun” dedi. “Bana sarılsana dedim, sarılmadın…”. “Anlatmış mı oldun derdini?” dedi. “Daha nasıl anlatayım ki?” dedim. “Ben çocukluktan beri sarılarak anladım”dedim, “Dokunarak anladım ben, anneme, eşe dosta, kedilere, köpeklere, sana…” “Çoğu zaman susuyorsun Sevil” dedi, “Konuşman lazım.” “Çoğu zaman konuşuyorsun, dokunman lazım” dedim. “Ben incitmeden konuşuyorum seninle” dedi. “Peki kelimelerin beyefendisi” dedim, “Dokunuşların hanımefendisi gidiyor…” Gittim. Ardım sıra belli belirsiz bir ses duydum “Gitme” diyen. Belli belirsiz bir sarılmaya bile razıydım oysa. Mahzenimde dokunuşlarım da yer alır; sıcacık, dopdolu dokunuşlarım ve şefkate özlem duyan bir kadın ruhu, ‘kendi ruhum’. “Bir adama en çok ne yaraşır?” derseniz, “Şefkat” derim ben. Şefkatli bir hissiyat incelikli sözcüklerden, tavırlardan ibaret değil, dokunuşlar, kucaklaşmalar, bağra basmalarla zenginleşir, asıl böyle kıymetlidir…

Derin bir çizgi, hatta ipince bir oyuk durur dudağımın hemen alt tarafında. Sorarlar sebebini. “Kederden” dediğim de olur, “Bir kedinin patisi” dediğim de olur, ihtiyarladığım için “Bu daha ne ki?” dediğim de. Şair bir dostum vardı. O da incitilmişlerden, çekmişlerden, yaralılardan biri. Bir araya geldiğimizde ne güzel susardık ikimiz ve birbirimize sarılırdık. Bir hastalığa tutulduğunu öğrendim bir gün. O bahsetmedi hiç, sormadım ben de. Hissettik birbirimizi. Evinde kaldığım oldu, evimde kaldığı oldu, yan yana yattığımız oldu can can`a. Gizli bir sözdü hastalığıyla ilgili konuşmayışımız. Bir gece yarısı yatırmıştım onu. “Bana sarılsana Sevil” dedi. Uzanıverdim yanına. Çocuğummuş gibi, bebeğimmiş gibi sarıldım ona. Dört yıl önceydi, ben altmış üç yaşındaydım. “Gitme” dedim ona belli belirsiz. Gülümseyişine şahit oldum dostumun, buruk gülümseyişine. Uyuduk biz. Uyandığımda o uyanmamıştı, uyanmayacaktı…

“İnsanlar ne çok meraklı cenaze merasimlerine” derdi, “Defin işlemlerindeki ayrıntılara, taziyelere, ölüm yıldönümlerine…” “Kimsesizler mezarlığına gömülmek istiyorsun değil mi?” demiştim. “Nereden anladın?” diye sormadı bana. “Hatırına şiirlerle geleyim senin” dedi, “gömün ve unutun defnimi…” Kimsesizler mezarlığına gömdük canımı, iki dostu daha vardı. Üzerine toprak serperken ayağım kaydı. Mezarın içinde, dostumun baş ucundaydım. Çekip aldılar beni yukarı. Dudağımın altındaki derin çizginin, ipince yarığın da hatırası budur ve kendisine mahzenimde yer bulur…

Mahzenime indim bugün köpeğimle. Her kadının bir mahzeni vardır zaman zaman iniverdiği. Köpeğim anlattıklarımdan çok daha fazlasını biliyor, ama o da benim gibi fısıldayarak anlatıyor. Kendisi fısıldayarak konuşan köpeklerden; mahzunluğuma, yorgunluğuma, ürkekliğime verin lütfen…

Ben Sevil, yalnız annesinin yalnız kızı, -dokunuşların hanımefendisi-, hem fısıldayıp hem de sarılacağım size kimsesizler mezarlığındaki şair dostumun yanı başından, onun incitilmiş dizelerinden…

KADINLAR VE MAHZENLER