YAZAN: Ergür ALTAN
Demir parmaklıklı bir evim yok benim, sardunyalarla dolu bir evim var. Ben sardunyalarımın şifacısıyım, sardunyalar şifa bana…
Kör bir çocuğun şifacısı oldum önce. “Bana denizi anlatır mısın anne?” dedi. Annesi değildim biriciğimin. “Bana niye anne dedin?” diye sormadım ona. Mendil satıyordu çarşıda cumartesi ve pazar günleri. Kırsalda bir çarşıydı, denize yüzlerce kilometre uzak bir kara parçasında. Hiç dilenmezdi, acındırmazdı kendisini mendil satarken. Bilirdim ona kimlerin mendil sattırdığını. Kaç kez himayeme almak istedim, yasalar izin vermedi. Ben müşterisi değil, annesiydim onun. O beni böyle içselleştirmişti. Hep “siz” diye hitap ederken bana, bir gün “anne” deyiverdi. Denizi anlatmamı istedi yavrum. “Sen hiç kolunu kokladın mı?” dedim. “Kokladım, tuzlu biraz” dedi. “Deniz de senin o güzelim kolun gibi kokuyor işte” dedim. “Kolunu uzatsana” dedi bana. Uzattım. Kokladı usulca. “Senin de kolun deniz kokuyor” dedi. Düşündü biraz. “Deniz büyük” dedi, “deniz bizim gibi kokuyor” dedi, “biz deniz gibi kokuyoruz.” “Anne yüreği ve çocuk gülüşü kokan büyük bir denizimiz var” dedim. “Aa, ne güzel anlattın denizi anne” dedi. Kör bir çocuğun masalcısı oldum aylarca. Sorduğu her soruya bulduğumuz cevaplar bir oyun oldu ona da bana da. O çocuğun şifacısıydım, masallarımız şifa bana…
Bir kadının şifacısı oldum. “Allar benden, morlar kocadan” derdi bir parkta ve otururken hep aynı bankta. Her yanında morluklar vardı. Çok dövermiş kocası. Şikayetçi olmazmış hiç. Kimseyi oturtmazdı yanına. Kendinden taraf yaklaştırmazdı bile. Seslenirdi kendi kendine, “allar benden, morlar kocadan…” Seyrettim onu günlerce. Bir gün yine bankta otururken gördüm. Sokuldum yanına. “Yaklaşma” diye bağırdı. “Misafirliğe geldim, oturacağım yanına “dedim. “Defol git!” dedi bir hışımla. “Sana bacının emanetini getirdim” dedim. “Benim bacım yok ki” dedi. Çantamı açtım. Küçücük bir aynayla kırmızı bir ruj çıkardım. “Ben senin bacınım ve bunlar da sana emanet artık” dedim. “Ne saçmalıyorsun sen be!” dedi. Oturdum yanına. “Aç kız avucunu “dedim, “tut şu aynayı.” Baktı öyle yüzüme şaşkınlıkla. “Bana değil, aynaya bakacaksın şaşkın” dedim. Açtı avucunu. Tutuşturdum eline aynayı. Hep kırmızı elbiseler giyerdi. O yüzden derdi “allar benden” diye. “Kendin mi süreceksin rujunu, ben mi yardım edeyim?” dedim. Aynada yüzünü inceledi. Sonra ruja ilişti gözü. “Bunlar benim mi oldu şimdi?” dedi. Sarıldım ona. O ağladı, ben ağladım. Gözyaşlarımız birbirine dokundu; gözyaşı kardeşi olduk biz, gözyaşı bacısı. Rujunu ben sürdüm bacımın. Dudaklarında da morluk vardı. “Niye haddini bildirmiyorsun onun?” dedim. “Ben onu bir bebeği sever gibi sevdim bacım” dedi, “anlaması lazım bunu” dedi, “anlaması lazım beni…” “Hâlâ seviyor musun?” dedim. “Kıyamıyorum” dedi, “deli etti bu aşk beni, belki de aşka kıyamıyorum ben, kim bilir…” Çok görüştük, çok sarıldık, koklaştık, dertleştik. Son görüşmemizde mor bir elbise vardı üzerinde, dudaklarında ona aldığım ruj. “Allar senden, morlar benden bacım” dedi. Gitmeye karar vermişti bacım, kendi yolunda ilerlemeye. Bir kadının şifacısıydım, onun kendi yolunu bulması şifa bana…
Ben de bir bebeği sever gibi sevdim bir adamı, kıyamaya kıyamaya sevdim. Bazen biz kadınlar öyle anaçlaşıyoruz ki sevdiğimiz adamlara, kadınlığımızı unutuyoruz. Bir gün dedim ki ona “okşanmamış saçlarım var benim…” Okşadı saçlarımı biraz. İçim ısındı. “Yatalım beraber” dedim, “aynı yastığa baş koyalım ve okşa saçlarımı.” Yattık. Ben iyi hissettim kendimi saçlarıma dokunuldukça. Sevişmek istedi o. “Bugün sevilme günüm olsun” dedim, “bugün kız çocuğu olayım ben, kızın olayım.” “Daha ne kadar sürecek bu böyle?” dedi. Kızgındı sesi, bakışları. “Ben seni saatlerce severim, bu beni çok mutlu eder “dedim. “Sevişmek de var aşkta” dedi. “Sev beni bugün” dedim, “bugün buna çok ihtiyacım var benim, yalnızca sev...” “Ne zaman sevişeceğiz?” dedi. “Birkaç dakika okşayabildin saçlarımı” dedim. “Sen benim bebeğimken, ben senin bebeğin olamadım” dedim. “Kız çocuğu olabilseydim, kadın da olurdum, çok da güzel bir kadın olurdum, kadınlığımı unutturdun bana” dedim. Yıllar sonra karşılaştık onunla. “Seni anlayamamıştım, özür dilerim” dedi. Okşuyormuş eşinin saçlarını huzurla, sevecenlikle. İki kızı varmış, öpe koklaya büyütüyormuş kızlarını eşiyle. Geç büyüyen bir adamın şifacısı oldum, eşine ve kızlarına olan sevgisi şifa bana…
Bir ihtiyar kadın vardı bizim mahallede oturan. Lokantada bulaşıkçılık yapardı. Yaşını soranlara “altmış sekiz” derdi. Beş altı yıldır altmış sekiz yaşındaydı komşum. Bazen ben de giderdim o lokantaya. Onu tanıyanlar derdi ki, “yoruluyorsundur bu yaşında ayak üstü çalışmaktan, dinlen artık.” “Bulaşıkların kirleri gittikçe arınıyorum” derdi. Bir gün yanına gittim komşumun. Yemek söylemedim kendime. “Mutfağa geçeceğim” dedim. “Abla yoğun” dediler, “laflayacak zaman değil şimdi.” “Yardım edeceğim ona” dedim. “Onun görevi bu” dediler. “Bir saat o otursun yanımda, konuşacaklarım var, bulaşıkları ben yıkayacağım” dedim. Ses etmediler. Girdim mutfağa. “Sen biraz dinlen tatlım” dedim, “ben hallederim bulaşıkları, biraz da ben arınayım!” “Kızım saçmalama, kovduracak mısın beni?” dedi. “Dinlen fıstık” dedim, “dinlendir beni.” “Seni nasıl dinlendireyim kızım?” dedi. Kendim çıkardım komşunun önlüğünü, giydim üzerime. Başladım bulaşıkları yıkamaya. “Bana arınmayı anlatsana abla” dedim. Dalıp gitti öyle. On dakika, on beş dakika, yarım saat… Sustum ben de. Bulaşıklar geliyordu hep. Abla da konuşmadı, ben de. Beni seyretti uzun uzun, gülümsedi, ağladı. Bir saate yaklaşmıştık, bir anda kalkıp bana sarıldı. “Kimse yükümü almadı kızım” dedi. “Ben dünyanın yükünü aldım üzerime, o yükler kir pas içindeydi. Bir tepsiyi yıkarken bir kıyıcılığı hatırlayıp bağışlıyorum. Bir düdüklü tencereyi ovalarken bir kabalığı hatırlayıp, sonra da yok farz ediyorum. Ocağı temizlerken kibirler, bencillikler hatırıma geliyor, yağ çözücüyle beraber onlar da çözülüp gidiyor. “Niye hep altmış sekiz yaşındasın bir tanem?” dedim. “En son altmış sekiz yaşında kendime pasta alıp mum üfledim bir başıma “dedi. “Herkes dinlenmemi söylüyor, bir tek sen bir saat dinlendirdin beni kızım” dedi. Komşumu hem dinlendirip hem dillendirirken bir parça da olsa arındığımı anladım. Kalan birkaç yıllık ömründe doğum günlerini kutladık komşumun, pasta kesip, beraber mum üfledik. Bir ihtiyar kadının şifacısıydım, onun mumları üflerkenki bitimsiz kederi ve mutluluğu şifa bana…
Demir parmaklıklı bir evim yok benim, sardunyalarla dolu bir evim var. Dudağımın bitimindeki yarayı öpüyor her gün bir sardunya yaprağı; yarası derin kadınlara sardunya yaprakları iyi gelirmiş efendim, “kendimden bilirim”. Her bir sardunya yaprağında bir mucize; inanıyorum sevginin, inceliklerin ve evrenin ışığının tılsımına.
Şükürler olsun, şükürler olsun, şükürler olsun…




