
YAZAN: Gizem ÖĞÜÇ
Merve’nin bakkalı; raflardaki taze ekmeklerin kokusu ve cam kavanozlardaki renkli akide şekerleriyle mahallenin huzurlu bir köşesiydi. Ayşe ve Merve, ahşap taburelerde oturmuş, demli çaylarını yudumlayarak günün sıradan telaşlarından konuşuyorlardı. O sırada kapı, tanıdık bir gıcırtıyla açıldı. İçeriye; kot pantolonu ve siyah tişörtüyle son derece sade bir kadın girdi. Kadının kıyafetlerinin aksine boynunda parıl-parıl parlayan bir kolye vardı. Yüzüne, dış dünyaya karşı ördüğü ince ve nazik bir gülümseme yayılmıştı. Kadın, kızı için birkaç parça bir şey seçti, parasını ödeyip sessizce dükkândan çıktı.
Ancak Ayşe’nin gözleri, kadının boynundaki o küçük, yuvarlak kolyede asılı kalmıştı. Kadın kapıdan çıkıp sokaktaki kalabalığa karıştıktan, ayak sesleri kaldırımda silindikten sonra bile Ayşe, zihninde o taşın tuhaf parıltısını evirip çevirmeye devam etti. Dışarıdan gelen çocuk sesleri ve bakkalın huzurlu sessizliği arasında, Ayşe kolyenin o soğuk ışığını düşünürken derin bir boşluğa düştü.
Merve, kadından aldığı paraları bardağının yanındaki metal kutuya yavaşça bıraktı. Tam o anda, mutlak sessizliğin içinde keskin bir çatlama sesi duyuldu. Masadaki boş çay bardağı, sanki görünmez bir baskıyla ortadan ikiye ayrılmıştı. Bu sesle birlikte bakkalın duvarları bir sis bulutu gibi dağıldı ve Ayşe kendini bir anda, devasa ağaçların gökyüzünü siyah bir perde gibi örttüğü, rutubetli ve karanlık bir ormanda buldu.
Karşısında yine o kadın vardı; ama az önceki o kontrollü halinden eser kalmamıştı. Kucağında, masumiyetiyle yürek burkan, bembeyaz tenli ve kıvırcık saçlı küçük kızını sımsıkı sarmalamıştı. Ayşe’nin karşısındaki figür; yorgunluktan dizleri titreyen, gözlerinde bin yıllık bir keder taşıyan çaresiz bir anneydi. Kadının bakışları, içine düşen birinin bir daha gün yüzü göremeyeceği karanlık bir kuyu gibiydi; ses versen yankısı duyulmayacak dipsiz bir boşluk…
Ayşe, kadını bu kederden çekip çıkarmak istercesine yanına yaklaştı ve fısıldadı: "Merhaba..." Issız ormanın ortasında Ayşe’yi görünce kadın önce bir ürpertiyle sarsıldı; ama bu korkunun yerini hızla derin bir sığınma duygusu aldı. "Kaybolduk," dedi kadın, sesi bu kez maskesiz ve hıçkırık doluydu. Ayşe, onları o çaresizliğin vahşi ellerinden kurtarmak için kadının buz gibi eline dokundu.
"Ayşe! Ne oldu, daldın gittin? Bir şeyin mi var?"
Merve’nin sesiyle irkilen Ayşe, bakkalın ekmek kokan serinliğine geri döndü. Şaşkınlıktan nefesi kesilmişti; kadının dükkândan çıkışının üzerinden dakikalar geçmişti. Ancak sağ avucunun içinde tuhaf, yakıcı bir sıcaklık vardı. Elini yavaşça açtığında, kadının boynundaki kolyenin birebir kopyasının avucunda parladığını gördü. O an anladı: Az önceki nezaket sadece dış dünyaya gösterilen bir zırhtı; asıl gerçek, o karanlık kuyudan yükselen ve zamana sığmayan bu yardım çığlığıydı.
Ertesi gün Ayşe, kadını kasaba meydanında tekrar gördü. Yanında bu sefer uzun boylu, bakışları insanın iliklerini donduran sert bir adam vardı. Adam, kadının kolunu bir mengene gibi sıkıyor, kucağındaki kıvırcık saçlı çocuğu korkutacak şekilde bağırıyordu. Kadının yüzündeki o yorgunluk, Ayşe’nin gözleriyle birleştiği an yerini yavaş yavaş soğuk bir öfkeye bıraktı. Ayşe, kadının gözlerinde ilk kez o amansız isteği gördü: Öç alma isteği. Yıllarca uğradığı haksızlığın, çalınan hayatının ve kızının korku dolu gözlerinin bedelini ödetmek istiyordu.


