Selvi Boylum Al Yazmalım

İNSANIN KARA KUTUSU

Tarih
01 Mart 2026
Okuma süresi
~5 dk

YAZAN: Ayşen GÖRELELİ


Bir daha gelmem buralara sanırdım. Geldim işte. Kaç yıl oldu, unuttum. Hüzünlü anılarla yüzleşme zamanı...

Küçük kız ter içinde uyandı. Ablası kocaman açılmış endişeli gözlerle üzerine eğilmiş, “Korkma yavrum, geçti,” diyordu. Doğruldu küçük kız, hâlâ titriyordu. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Hınçla baktı, “Babamdan nefret ediyorum abla!” dedi. Birbirlerine sıkıca sarıldılar.

Samsun’dan beri içim kıpır kıpır. Eskiden de böyle olurdum İstanbul’dan gelirken. Ankara’dan geçilir, Samsun’a kadar deniz görünmez. İlçeye varışa daha dört beş saat olmasına karşın, çılgın Karadeniz’imi gördüğümde dağılırdı tüm sıkıntım, yol yorgunluğum geçer, dinerdi özlemim. Yeşilin tüm tonlarıyla bezenmiş koca dağların yansımasıyla, mavisini turkuazın tonlarına dönüştüren denizden gözümü alamazdım her seferde, büyülenmiş gibi. Denizi görmek eve varmak gibiydi. Her geçen gün o ev benim evim olmaktan biraz daha uzaklaşsa da.

Elevi Köprüsü’nü geçince durdu otobüs. Ne zamandır heyecandan yerimde duramadığımdan ayaktayım ama inmeye yeltenmedim. Az daha var çarşı başına kadar diye düşünüyorum. Muavin “Senin memlekete geldik abla, inmiyor musun?” dedi. Bagaj fişimi verdim. Sorularım içimde kaldı. Elimde valizim, bakakaldım giden otobüsün ardından. 

Deli Emine’nin evinin önündeki çam ağacı nerede? Hani yeni yol geçince, yolun ortasında kesilmeden kalan. Çarşıya giden yolun başındaki. Eskiden ağacı görmeden inmezdim şehirlerarası otobüslerden. Ağacım ne oldu? Hem bu yol nasıl böyle kısalmış? Köprüyü geçer geçmez zınk diye durduk. Sanki eskiden biraz daha giderdik de öyle inerdik. Buradan bakınca meydan görünmezdi ki. Kıvrılarak giden bir yol vardı. Az ilerde köşede Terzi Seher’in evinin önündeki tulumbadan buz gibi su içerdik çarşıya giderken. Tulumba da yok. Madem meydan görünüyor, o zaman Adil’in Kahvesi nerede kaldı? Bazen babamı çağırmak için köşesinde beklediğim... Tanıdık birinin geçmesini gözlerdim, babama küçük kızının beklediğini söylesin diye. Kızlar kahvelere girmezlerdi ya. En çok, para almak içindi babamı görmek istemem. Önce bizim dükkâna giderdim, babam orada yoksa kahvenin kapısına. Ekmek, patates, kim bilir daha ne parası. Annemde o kadar para bile bulunmazdı demek. 

Kahvenin yanında bir büfe vardı. İstanbul’dan teyze çocuklarımız gelmişti bir yaz. Kolanın, renkli gazozun buralara yeni geldiği, pek de tüketilmediği yıllardı. Çarşıdan gelirken bize içecek bir şeyler almak istemişti ağabeylerimiz. Kolayı tentürdiyoda benzettiğimden “Sarısından içerim,” demiştim. Bu lafıma neden güldüklerini anlayamamış, utancımdan tadına varamamıştım ilk kez tattığım içeceğin.

Karakolun köşesindeki fırının tabelasını görmesem yanlış yerde indim sanacağım. Çok değişmiş, eski doğallığını yitirmiş hatta küçülmüş olsa da evet, burası benim ilçem. Doğduğum, çocukluğumu, ilk gençliğimi yaşadığım yer. Sahi neden ufalır küçükken yaşanılan yerler, mesafeler kısalır, büyüyüp geri gelenlerin gözünde?

Sıcacık ekmek kokusu doluyor burnuma. Bu, annemin pazar sabahları pide yaptırmak üzere hazırladığı peynirli veya kıymalı içlerle fırının önünde beklerken duyduğum koku. Başka ne kokardı buralar? Yazları taze fındık, baharda hanımeli, yasemin, sardunya, deniz kenarlarında her mevsim balık, yosun kokusu. İlle de yağmurun kokusu... Çekiyorum içime derin derin memleketimi.

Yanımdan geçen çocukların gülüşmeleriyle hâlâ otobüsten indiğim yerde kımıldamadan durup, etrafa aç gözlerle, her şeyi yutarcasına, içercesine baktığımın ayrımına varıyorum. Eve gitmeli. Anacığımın yanına. Bekliyor mudur beni acaba? Bilir, böyle zor günlerde onu daha fazla yalnız bırakmayacağımı, bilir o. Güvenir akıldanesine. Ablamla abim gelmiştir çoktan.

Ablam, ahh! Çocukluğumun küçük annesi...

Abim, Karadenizli ailenin tek oğlu oluşunun saltanatını süremeyen abim! Babam, aklı sıra şımarmasın diye uzak tutuyordu kendinden onu. Ablamı bir yanına, beni diğer yanına yatırıp severken, uzaktan bakan abim için, şaka yaparmış gibi göz kırparak “Gelmesin yanımıza, o erkek! Erkekler hoşlanmaz böyle şeylerden…” dediğinde içimin nasıl sızladığını, kalkıp abimin yanına gitmek istediğimi anımsıyorum. “Bize sevgini gösterdin de biz şımardık mı baba!”

Küçük kız, evdeki havanın ne zaman ve nasıl bu denli gerildiğinin farkında değildi. Babasının öfkeyle sesini yükseltmesiyle bez bebeğine sıkıca sarılarak dikkat kesiliyor. Ablası gelip yanına ilişti, korku içinde. Annesi cılız bir sesle bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Konu abisi. Anne tarafından akraba o sigara içen, anarşist çocukla neden hâlâ arkadaşmış? Onunla görüşmemesini söylememiş miymiş? Babası böyle diyor. Sahi, abisi nerde? Karşıda anneannelerinin evinde olmalı. Akşamın bu saatinde başka bir yerde olamaz ki. Babasının sesi yükseldikçe anacığının sesi iyice duyulmaz oluyor. Derken babası bir hışımla yerinden kalkıp annesinin üzerine yürüyor. “Hadi, kalk sen de git o pek sevdiğin, toz konduramadığın oğlunun yanına, hadi defol!” diye gürlüyor bir yandan da. Çocuklar neye uğradıklarını şaşırıyor. Yerde sindikleri köşeden dev gibi babalarının kuş kadar küçülmüş annelerini çekiştirdiğini görmeleriyle fırlıyorlar: “Baba, ne olur annemize dokunma, bırak, yapma baba!” diye bağrışıyorlar. Anneleri bir kenarına büzüldüğü divana tutunuyor sımsıkı. Abla kardeş annelerine sarılıp, onu korumaya çalışıyorlar, küçücük bedenleriyle. Babalarının gözü dönmüş. Çocuklarını az evvel geldikleri yere savuruyor birer eşya gibi. Karısına tekme atıyor, yetmiyor, eğilip yumrukluyor. Kızlar dehşet içinde. Korkularından donmuş gibi hareket edemiyorlar. Sadece ağlayarak, bağırarak babalarını durdurmaya çalışıyorlar. Kadın, onca dayağa, küfre, hakarete karşın evini terk etmiyor. Adam onu koridora kadar sürüklüyor, kapıyı açıp dışarıya atmaya yelteniyor. İşte tam burada film kopuyor. Küçük kızın rüyaları burada bitiyor hep. Nedense bu olayın devamı yok belleğinde. Gerçekte de yok, düşte de. Sonra ne olduğunu anımsamıyor. Sadece annesinin o gece evden ayrılmadığını, bir de evlerinin artık eski tadının kalmadığını biliyor. 

Yok, gidemeyeceğim eve hemen, deniz kenarındaki parka gideyim önce, çay içip kendime geleyim biraz. Anılar bombardımanına tutuldum. Habire geçmişi anımsıyorum. Üstelik kafama üşüşenleri hala sindirememişim, kaldıramıyorum. Anacığımın karşısına böyle çıkmamalıyım, onun derdi kendine yeter, bir de benim hesaplaşmalarımı hissetmesin kadıncağız. Hasanbaba Pidecisi, Kuloğlu Balıkçısı derken çabucak geliyorum parka. Ablamla en çok sevdiğimiz köşedeki masaya oturuyorum. Bana simit alırdık, gazozuma katık eder, yerdim. Ablam hep uzaklardan görebildiği delikanlıyı biraz daha yakından görebilme umuduyla etrafa bakınır dururdu. Anlardım gözlerinin parlamasından, yanaklarının kızarmasından amacına ulaştığını. Yoktu o zamanlar öyle çıkma mıkma. Arkadaşlık teklif edilirdi, uzaktan bakışır, mektuplaşırdın. Çok cesur olanlar bir fındık bahçesinin kuytularında buluşurlardı. Küçüktüm ama anlardım ablamı, aşkını, korkularını. Hep anlatırdı bana. Ben de ona, çocukça sorunlarımı, düşlerimi.

Yıllarca ablasına “O gece annemizi kurtarmalıydık. Nasıl bu kadar korktuk? Babam bizi de dövseydi ne olurdu ki?” dedi. Küçük kız nereden bilecek ki duyduğu pişmanlığın yıllarca yakasını bırakmayacağını, ellisine merdiven dayadığında bile aynı karabasanı görmeye devam edeceğini? Babasını, geçen onca yıla, yaşanan onca anıya rağmen bağışlayamayacağını... Bunları bilemiyor ama daha o yaşta gelecekte kimlerden yana olacağını kafasına koyuyor.

Bu kadar mı etkilermiş insanı çocukluğu. Buralara gelip, bu ortama girmeden görememiştim belleğimdeki bunca derin yarayı. Şimdiye dek, kadın, anne, arkadaş, dost, insan kimliklerimin üzeri kazındığında altından çocukluğumun çıkacağını nasıl da bilememiştim. 

Karısını, çocuklarını kendisine karşı savunuyor, oğlunu düğünlerde gitar çalıyor, büyük kızını âşık, küçük kızını da devrimci oldu diye dövebilen bir adam... Eşine, çocuklarına dayak atmayı doğal bir hak sayan bir baba; küçük kızına, ailesini ne kadar çok sevdiğini anlatamadı. Eve içkili geldiği bir gece yarısı, içeriye girmeden kapı önünde oturup, karanlıkta üzerine basıp öldürdüğü bir kurbağa için ağlaması bile ikna edemedi küçük kızını içtenliğine. Babaların çocuklarını her koşulda sevdiğine, çocukların da babaları ne olursa olsun sevmeleri gerektiğine inanmadı bir türlü. Böyle bir şey yalnızca anneler için geçerliydi. Ancak anneler karşılıksız, beklentisiz severlerdi yavrularını. Babası hastalanıp ölümün eşiğinden döndüğünde, onun için, yaşaması için nasıl çırpındığını anımsatanlara “Herhangi biri için de yapardım, bu benim insanlık görevim. Doğmama sebep olması neyi değiştirir ki?” diye cevap vermişti. “Ama ölecek diye korktun,” diye ısrar etti birisi. “Benim babam çoktan öldü ki. Annemi dövdüğü gece,” dedi saçlarına aklar düşmüş, iki çocuk annesi olmuş küçük kız.

Üç gün önce abim arayıp ağlamaklı bir sesle cenaze haberini verdiğinde “Yetişmeye çalışırım,” demiştim, bu çabayı göstermeyeceğimi bildiğim halde. Bir insanı k

Kaç kez öldürüp gömebilirdiniz ki içinizde, bu babanız bile olsa?


İNSANIN KARA KUTUSU