
YAZAN: Ayşe Gülçin İLHAN
Işık zinciri olmuş kent akşamlarından birinde, hayatın keskin ve değişmez çizgilerine ayak uydurmaya çalışan insan silüetleri zora sokuyor iyi niyetli hayal dünyamı. Üstüme-üstüme sanki bile isteye yürüyen kalabalık... Aklımı karıştırıyor bu sıradanlık, boynuma dolanıyor tuhaf karmaşa. Neyim ben, deli mi? Deli değilsem de delirmeye başlıyorum kuvvetle muhtemel. Çoğunlukla yazmak istiyorum; bir yanım da yatmak istiyor öyle sessizce, hiç kımıldamadan, ölü gibi... Habire sol tarafıma doğru uzanıyorum ve fetüs duruşundayım. Ne bunun adı? İçe kapanmak mı yoksa sadece yalnızlara mı özgü bu duruş?
Aklıma urne kapları geliyor; hani antik çağda ölülerin içine yerleştirildiği büyük ölçekli çömlekler. Aslında ölünüzün yakılması daha iyi; küllerinizi bir rafa koyarlar, orada öylece durursunuz gri gri! Ta ki gelip de biri sizi üfürene dek... Ya da çömlek düşüp kırılana kadar... Tıpkı cam kırıklarının kaburgalarıma battığı gibi dağılır gider. Sonrası havaya karışıp ayakaltı bir yerlere inmek. İşte bu yüzden delirdiğimi düşünüyorum. Deli olmanın bir sakıncası yok ki. Kimsenin ciddiye almadığı özgürler topluluğudur deliler, onları hep sevmişimdir. Sorumsuz ve sorunsuz, hep baharın yaşandığı yanılgısız bir hayat... Kış yok onlara, çünkü soğuk sıcak algıları yitmiş…
Uyutamıyorum zihnimi, unutamıyorum kendimi. Hayatın neresinde durduğumu, hatta bazen duramayıp tepetaklak olduğumu unutamıyor ve unutamadığım için de şimdi burada böylece yazmaya başlıyorum. İlk kez kendimi yazıyorum, uydurma karakterleri araya serpiştirmeden. Hayal dünyamı işe karıştırmadan öyle alelade, dümdüz yazıyorum. Kalabalık insan girifti boynuma sarılıyor sanki. Geçer mi bu sancılar, iyileşir mi ruhumun veremi? Nasıl ayağa kalkar göğsümdeki küçük kız, ağlamayı ne zaman bırakır? Zamanın yasını tutmak o küçücük kız çocuğuna mı kaldı? Dünya yıkıldı da altında o mu kaldı?
Birazdan anlar durumu, bana da anlatır psikolog. Bir ömrü bir çırpıda anlamaz kuvvetle muhtemel ama vardır onun da kendince yöntemleri. İnsan ruhu oyun hamuru gibi; her insanın rengi farklı, dokunmak, yoğurmak, yeniden şekil vermek de ayrı marifet tabii. Kimsenin görmediği, sadece benim bildiğim bir tasma var boynumda; ipi kimin elinde bilemiyorum. İç içe geçmiş ve sıkışmış iki kristal kadehi kırmadan ayırmaya çalışıyorum ama mutlaka kırılacak ya da çatlayacak; birinden biri... Ben de "çatladı artık, kullanılmaz" diye çöpe atacağım hiç düşünmeden. Ömrü bitmiş iki kadehten biri gidip diğeri tek kalacak ben gibi ve binlerce şiir geçecek kafamdan, kırık cam parçaları elime batarken her zaman olduğu gibi. Bir kısmını yine notlarıma yazacağım kuvvetle muhtemel. Çırpınıyorum eskiden olduğu gibi. Yoruluyorum son zamanlarını yaşayan yılkı atları gibi. Son zamanları… Nereden bilinir ki hangi zaman son, hangisi başlangıç?
Yorulmuşum! Sanki bin yılın yük işçisiyim, bir nevi piramit işçisi. Duvarları örüp bitirirken çıkış yolunu kapatmak zorunda kalan, firavuna mezar hazırlarken kendini de ölüme terk eden o işçiler gibiyim. Ölümü örüyor, eveleyip geveliyorum hayatı. Bile isteye yürüyorum en bilindik sona ve işin garip tarafı, zerrece korku yok ne içimde ne o küstah gülüşümde. Meydan okumayı sever gibi; arsız, yüzsüz, katır semerine iliştirilmiş kirli saçlı çingene çocukları misali gülümsüyorum işte. Ne bunun adı? Yorgunluk, bıkkınlık yahut yaşamak mı? Yaşamak! Kuvvetle muhtemel.
Unutamıyorum dedim ya, neyi unutamıyorum? "Kuvvetle muhtemel" lafını sıkça kullanan biri vardı. Olmadık şeylere kafa yorardık birlikte; bir sürü detay, binlerce plan, ardı arkası kesilmeyen yargılara varırdık ve biz her şeyin en iyisini bilirdik onunla.
En çok aklımda kalan ve bilinçaltıma yapışan şeyden sıyrılmayı çok isterdim. Neydi o gümbürtü? Sanki tepemize uçak düşmüştü. Biz onunla konuşurken yaşlı kadının salon camını balyoz gibi indirmesiydi.
Camlar kırıldı!
Normali aşmış sıcaklığı ile haziran sonunda yerle bir olmaya başlamıştı bizim müthiş aşk. Hayalini kurduğumuz, yaşamayı planladığımız binlerce gün... Nasıl bir evde otururuz, kahvaltı tabaklarımız ne renk olur, hatta çatal kaşıklarımızın sapları bile seramikten olurdu; deseni ise mor çiçekliydi. Orta yaşın iki insanı, liseliler gibi böyle masum hayaller kurabiliyordu, aferindi bize. Ama neydi o yaşlı kadındaki azgınca intikam duygusu? Böyle hiddeti kimsede duymamıştım daha önce. İçim simsiyahtı o cam kırıkları arasında.
Geçmişti yaşlarımız birçok şeyi paylaşmak için. Çünkü çok geç karşılaştırmıştı bizi hayat; aslında hiç olmamalıydı o karşılaşma. "Oldu bir kere," dedik başladık ama ne başlamak… İki insan birbirini böyle insanüstü sever mi? Telepati, empati, tutku, sevgi... Yani aşk için vitamin değeri yüksek her gıdamız vardı… Eksik yoktu, keşke olsaydı. Kavga da çoktu, dedim ya eksiğimiz yoktu.
Kadın, tartışmasız önemli bir varlık sebebidir bir erkek için. Çetrefilli, zor meseledir kadın dediğin. Ruhu, bedeni, nefesi ve nefsi birbirine karışmaya görsün ya da barışmasın; ne kendiyle ne çevreyle... İşte o zaman kıyametin büyüğü kopar. Camı pencereyi indiren, doksan yaşına merdiven dayamış bir anne. Tek çocuğunu kırkına doğru kucağına almış. Hani tek diye de çok kıymetli büyütmemiş. Daha ilkokula giden çocuk için banyoya ince bir meşe sopası yerleştirilmişti ki terbiye ve tedavi şekli ta o günden dayak olup ev müfredatına girmişti bile.
Çocuk kuvvetle muhtemel zeki ve akıllı; çünkü ortaokulu bitirir bitirmez evden kurtulmak için adı ünlü, puanı yüksek bir askeri liseyi kazanıp ailesinden uzakta yatılı askeri eğitime başlamış. Annenin duygusal ve fiziki şiddeti, babanın umursamaz ve rahat halleri bitmemiş tabii ama bir süre, hiç değilse ergenliği boyunca o genç insan kendi yaşamını şekillendirmeye karar verir. Askeri yaşam başlı başına zor ve zorlayıcı; bir de yüzü gülümsemeyle hiç tanışmamış dünyanın en negatif ve nefret dolu insanı da annesi olunca, bu terkipten normal ve hümanist bir insan çıkamaz elbette. Nasıl çıksın? Akademi biter; çakı gibi, yeni yetme, hayata umutla bakan genç subayın o ara babası ölür. "Anne yalnız kalmasın" klasiği ve sonrasında birlikte yaşam başlar. Fecaat mi cihat mı işte kıyamet orada başlar.
Camlar kırıldı!
Demokles’in kılıcı olmuş dokuz ay on gün anne karnında taşıma işi. Anneliği köle tüccarlığına çeviren kimi kadınları da anlamak mümkün değil bu bakış açısından:
"Karnımda taşıdım, doğurdum, büyüttüm; ömrümün sonuna dek kölemsin. Beni taşımak, her dediğimi yapmak, her hakaretime, lüzumlu lüzumsuz her hareketime katlanmak zorundasın. Zulümse zulüm çekeceksin; cennetin de benim, cehennemin de. Ben varım, en büyük gerçeğin benim; hayatında benden başka kadın olamaz. Niye olsun ki? Yemekten tut ütünün bile en iyisini ben yaparım. İç çamaşırlarını ütülüyorum, eski pantolonlarını kesip sana şortlar dikiyorum. 25 yıldır ikimiz baş başa tatillere gidiyoruz; yılbaşı, doğum günü ve bayramlar da dahil daima birlikte kutluyoruz. Annen yanında, yamacında, yanı başında... Daha ne istiyorsun sen? Bak, sen odandayken kapını kapatmana izin vermiyorum ki başına bir şey gelirse hemen yanında, başucunda olabileyim diye. Gerçi bazen gece sessizce süzülüp başucuna oturuyorum, sen görmüyorsun; birkaç kez mastürbasyon yapışını izledim, çok üzdün beni, ayıp şeyler yapıyorsun, yine de sana sesimi çıkarmıyorum. Çarşıya, pazara, markete her yere birlikte gitmemizin nedeni de seni kötülüklerden korumak. Orduevlerinde, otellerde aynı odadayız, öyle ya! Hiç ayrılır mı ana evladından? Yaşın 50’yi geçti ama gözümde 5 yaşındaki o beceriksiz, iş bilmez, korkak ve ürkek minik oğlan çocuğusun. 3-4 yılda bir evin tüm eşyasını değiştirmem, seni onca borcun altına sokmamın nedeni de sana iş öğretmek. Çünkü aptalsın ve maazallah ben ölsem sen hiçbir işi beceremez, ortada kalırsın. Seni kimselere layık görüp evlendirmedim bugüne kadar, evlendirmeyeceğim de. Çünkü bu dünyada senin karşına çıkan tüm kadınlar fahişe; hepsi paranın peşinde, seni kandırmak için türlü tuzaklar kurmuşlar, ben olmasam yanmıştın. Mal mülk dediğim de iki ev bir de maaş ama olsun; bütün kadınlar aç, hepsi sırtlan olmuş seni yeme derdindeler. Ee, benim bulduklarımı da sen beğenmedin ki sen zaten bulamazdın çünkü aptalsın, insandan anlamazsın. Geçmişte bozduğun nişanın, direkten dönmüş sayısız evlilik girişimin, bitirdiğin birçok ilişkinin inan benim inadımla ve hasta ruhumla ilgisi yok. Orduevlerinde, tatillerimizde, askeri kamplarda hep ikimiz baş başaydık. Subay olduğun halde bizi hiçbir ilde askeri lojmanlara almadılar, yani lojman hakkımızı kullanamadık. Bu durumun, bir toplantıda merkez komutanının eşine hakaret ettiğim için davalık olduğumla da ilgisi yok tabii. Ne davaydı; yıllarca askeriyede adımız çıktı ana oğul. Bize geçimsiz dediler, iftiraya bak, hepsi senin yüzünden. Benim senin hayatına ne müdahalem oldu ne de kaderini çizmeye çalıştım; yaptığım şey sana 9 ay 10 günün kira bedelini ödetmek. Hayatınla ödetmek…” Kuvvetle muhtemeldi tüm bunları sineye çekmek.
Bu arada bir hayatın camları kırıldı!
Karanlıkta yazmayı seviyorum, akşam keşmekeşliği benden uzak olsun. Kente yüksek bir binanın 16. katından bakıyorum. Trafik düğün gibi; yön aynı, insanlar aynı ama karmaşa var. Birkaç zaman önce epey bir süre yüksek yerler bana intiharı çağrıştırmıştı. Unutmadığım günler... Ölmek istiyordum. Sakat kalma ihtimalim olmadan öyle sessizce, acısı en az olan bir ölüm... Vurdumduymaz bir ölüm... Ölüm işte; kurtuluş, sabit bir mekân, dönmeden uyku hâli... Dünyada işim yoktu ki benim, kalmamıştı. Her şey birbirine girmiş, tüm olaylar birikmiş; birini çözmeden diğeri atlı gibi gelen sorunlara benim çözümlerim yaya kalmış ve hiç unutamadığım o ses: Yine camlar kırıldı!
Ağlıyordu görüntülü konuşmamızda; koskoca adam çocuk gibi ağlıyordu ve belli ki yine azar işitmişti anneden kuvvetle muhtemel.
"İstemiyor seni annem, aslında benim mutlu olmamı istemiyor. 'Ben senin neyine yetmiyorum, bu evlenme işi de nereden çıktı, hani sen yalnız ölecektin, bana söz vermiştin, söz!!! Nereden buldun yine, hangi ara! Ölsem de kurtulsam bari, huzurevine yatır beni, orada öleyim, herkes bizi konuşsun, annesini evden attı bir kaltak uğruna desinler,' dedi annem. Hiç tanımadığı, hatta yüzünü görmediği, adını bilmediği birine rahatlıkla kaltak ve orospu diyebiliyor benim annem..." Bunları anlatırken yağmur gibi de indiriyordu gözlerinden.
"Kanım dondu" derlerdi de anlamazdım; o an kanım dondu. Kalbim durdu, yeniden çalıştı sanki. Beynimin arkasında cam sesi... Yüzüm kıpkırmızı, ellerim buz kesti haziranın ortasında. Ağlayamadım, öylece kaldım. Hani ne desem, nereden tutsam da lafı nasıl çevirsem? Ne denirdi ki o an, şaşırdım; sanki dilim tutuldu. Konuşsam söyleyeceğim lafı bulamıyorum ve onun karşısında gaf yapmam an meselesi. Her kelimem laboratuvar ortamında inceleniyordu maalesef. Kısık ve korkmuş bir sesle, küçük sözcüklerle, gönülsüzce, "Bitirelim o zaman, böyle, bu şekilde yapamayız," dedim. Bunu derken de içimde koca bir kartal pençesini ciğerime batırmış, diğer pençesi de kalbimde kan olukları açmış... Aldığım cevap enteresandı:
"Neden bitirelim dedin, başka biri mi var aklında? Bunca zaman (üç ay) benimle oyun mu oynadın?"
"Annen duruma tepkili, hatta evi terk etmeye kalktı; ne söylemem gerektiğini bilemedim."
"Şimdi de annemi mi bahane ediyorsun? Sen benim anamdan ne istiyorsun?…"
Ağlayamadım bile. Günlerce izaha çalıştım ama başaramadım. Duruma gelen bu yorum ve annesi, geri kalan birkaç ayda ilişkimizi kapladı. Haftanın üç günü ikimizin kavgası; uyku saatleri dışında annesinin tüm dünya ve oğlu ile dolayısıyla da benimle kavgası tam gaz devam etti.
Camlar kırılmaya devam!...
İşin, ilişkinin ve en beteri de bizim kallavi aşkın sonu karanlıktı kuvvetle muhtemel.
Bazen sık sık sona geldiğimi düşünüyorum. "İşte ölmenin tam sırası," diyorum. Bu ne şimdi? Annelerinden oğul mu dileneceğim? Kız kardeşlerinden ağabey mi? Kızlarından babalarını mı? Hayatım boyunca sevdiğim adamları, kan bağıyla da bağlı olsalar "O daima benim, bana ait," diyen hiç tanımadığım kadınlardan mı dileneceğim? Ne bu, bir yarış mı? Yokluk, yoksulluk mu? Kimsesizlik, gariplik mi? Dönüp dolaşıp geldiğim nokta bu mu? Onca aşk, onca sevgi, yere göğe sığdıramadığım sevgili ve yarım kalmış, öksüz bırakılmış onca sevmeler...
Böyle olmamalıydı, olmamalı. Hayatımın kurulumunda, sevdiğim insanların hayatımdaki yerinde ve tasarımında bir terslik var, bir sorun hissediyorum. "Sizin olsun buyurun," deyip kapıyı çarpmaktan yoruldum. Kimse yerini bilmedi; oğlunun hayatındaki yerini, babanın ve ağabeyinin hayatındaki yerini saptırmışlar. Bir erkeğin bir eşe, bir sevgiliye, yani bir kadına; sevmeye, sevilmeye ihtiyacı olduğunu neden tasavvur edemiyor bazı kadınlar? Oğlun seninle yemek yiyebilir ama sevişemez, bunu neden idrak edemiyorsun? "Herkes yerine geçer, her şeyin oluruz" demek istiyorlar davranışlarıyla. Buyurun olun; işte oğlunuz, işte babanız, ağabeyiniz... Mutlu edin her alanda.
Cam ne ki, canlar kırılıyor her gidişte.
Şehrin ışıkları devam ediyor, trafik rahatladı, otoparklar tenhalaşmaya başladı. Yarasa ruhlu yazarlara böyle sakin vakitlerde gün doğar. Işık olsun ama benden uzakta; karanlığımı aydınlatmasın ben istemedikçe. Yanılmaktan korkmak mı bunun adı? Aydınlık gelip geçici, ben karanlığı bilirim. İnce tüllerden süzülen gün ışıklarını sevmez oldum, hele kış aylarında... İçime soğuk değerken dalga geçer gibi gözümün ortasına kandırıkçı gün ışığının gelmesi sanki ilhamımı kovalıyor. "Bunca meze bolluğunda ayyaş olunmaz mı?" derdi eski bir tanıdığım. Bunca yaşanmışlıkla öyle çarçabuk kaçar mı ilham dediğin? Benim derdim geçici heveslerle, uçucu mutluluklarla... Varsın karanlık bana kalsın, hiç olmazsa kalıcı bildiğim bir şey de benim olsun. Husumetim ne aydınlıkla ne karanlıkla... Adımı dünyaya ilk yazanın kırılmış kalemi... O kalem bu hayatı bana yazmamalıydı. Benim asıl anlamadığım, Tanrı’nın üzerime oynadığı oyunlardı kuvvetle muhtemel. Yani büyük ihtimal, yani büyük olasılık... Olabilmesi güçlü ve yüksek olasılık... Ama ben bu laf kalıbını Arapça hâliyle severim. Daha ağır, oturaklı ve ardından çok önemli laflar edilecek, hayati kararlar açıklanacak gibi: "Kuvvetle muhtemel."…
Ağustos ortalarını hatırlıyorum; aklıma geçmiş takılmış yine. Adı geçmiş ama kendi benden geçememiş geçmiş... Çok sıcaktı hava, nem de nasıl yüksek... Yaşlı kadının en son buzdolabının çekmecesini kırdığı günün sesi kulaklarımda; çok korkmuştum irkildiğimden, kalbim sıkışmıştı. Sığ bir homurtu sonrası uğultu... Duyar duymaz kapatırdım telefonu. Ana oğul birbirine giredursun, mutfağa dalardım kahve yapmak için. Tedirgin bekleyişin sonu mesajlarla devam ederdi. Hep kavga, hep şikâyet... Mevzular saçma ama eriyip giden benim sağlığım ve o güzelim zamanım. Nasıl derin bir can sıkıntısı, nasıl acı bir keder... Ölmeye bahane arar olmuştum.
Ayrılmak istesem aldatmakla suçlanıyordum, birleşelim desem annesi izin vermiyordu. Altı ayda üç kez buluştuk, üçer kez akşam yemeği yedik. Annesi kredi kartı ekstrelerinden takibe almış, hesaba kitaba çekmiş oğlunu; tabii sonunda fatura yine bana kesilmiş. Kavga, kıyamet, camlar kırıldı!
Benim büyük beklentilerim yoktu, hiç olmadı. Birini seveyim, o da beni sevsin, mutlu olalım... Ne divane hayalmiş, çok geç anladım. İnsan neden bu denli saf olur? Birinden ders almaz, diğerinde de aynı şey olur, neden?... O bunalımlı ağustos akşamı yine hangi suçu işlediğimi tam olarak bilemeden, maddeler hâlinde yazılmış 5 ayrı mesajla ana oğul tarafından terk edildim. Ölüm daha kolaydı çünkü bir gün hepimiz ölecektik, borcu ödeyip kurtulacaktık. Bu kadar hakaretin, bunca iftira ve ölümle tehdidin nedeni ne olabilirdi diye aylarca düşündüm. Adli kayıtlardan öğrendim ki ana oğulun bu ilk vakası değilmiş. Bu ve benzeri beş ayrı şikâyetten kesinleşmemiş hapis cezası varmış bizim subayın.
Meşe sopasıyla banyoda çocuk dövmek doğru bir terbiye yöntemi değilmiş kuvvetle muhtemel. "Aşkından öldüm bittim, beni bırakırsan yaşayamam ölürüm, seni görmeyeceksem öleyim daha iyi," gibi destansı sözler külliyen yalanmış yine kuvvetle muhtemel.
Kim olduğunu unutmuş, hayatı yeme içme uyuma ve ara sıra içgüdüsel seks yapma gerekliliğinden öteye götüremeyen insan yığınları kent caddelerine döküldü yine. Akşam kalabalığının ses kabalığına dönüştüğü saatler... 38 katlı binanın 16. katında camlar tavandan yere kadar, boylu boyunca. Çoğu için normal cam işte ama benim için geçmişteki gümbürtü: Camlar kırıldı!
Devam ededursun mevsimler; aylardan aralık ve keskin, ağızdan girince ciğeri kavuran, eskiden kalma bir soğuk... İçimde bir yalnızlık, ardı arkası kesilmeyen bir kaçış isteği. Yaşadıklarımı bavul almaz, eve bırakırım; sanırım dönüşte de kaldığım yerden devam ederim. Neden ederim ki? "Bırakayım kalsın yaşandığı yerde," diyor aklım ama ruhum unutamıyor acıyı; yaşatıyor, acıtıyor çünkü en çok o ezildi onca cam kırığının altında. Eskiden "çorbanın tuzu eksik olmuş" deseler ağlardım; hem nasıl ağlamak, gözlerim balon balığı olana kadar... Sonra deliksiz uyurdum. Şimdi istesem de ağlayamıyorum; haliyle uykular da bol delikli, hatta delik deşik. Psikolog ziyaretlerim haftada iki gün. "Üç güne mi çıkarsak?" diye sorayım dedim ama beş gün olsa da bence benden umut yok. Neden diye sorsa biri, şöyle bir yanıt yeter de artar bile:
"Bu hâlleriniz hep o cam kırıkları yüzünden ve anlaşılan o kırıklar canınıza sıçramış kuvvetle muhtemel."
Aralık 2021
Ankara




