SABAHLARIMIZ KARARIRKEN

Gece vakti, giriş kapısının üzerinde siyah zeminde parlak beyaz harflerle “halk tv” yazan bir tabela; solda kırmızı zeminde beyaz bir logo. Ön planda koyu üniformalı birkaç polis sırtlarında beyaz harflerle “POLİS” yazısı ve armaları, binaya doğru ilerliyor.

YAZAN: Selvet BAYRAKTAR TOKAT

Ülkemizde artık sabahlar yeni bir güne başlamanın heyecanıyla değil, acaba bugün hangi kötü haberle uyanacağız kaygısıyla karşılanır oldu. Gözümüzü açar açmaz telefonlarımıza düşen bildirimlere bakıyoruz. Sabah uyanıyoruz bir belediyeye operasyon. Başka sabah uyanıyoruz bir otelde yangın çıkmış, çoluk çocuk birçok insanımızı kaybetmişiz. Başka bir gün uyanıyoruz gazeteciler gözaltına alındı. Sanki bütün sabahlarımızı karartmak istiyor birileri. Sanki birileri, bu ülkenin insanlarına huzurlu bir sabahı çok görüyor. Takvimler 14 Ekim 2026’yı gösterirken, Tam da Bulgaristan‘a gitmeye hazırlanıyorum. Çifte vatandaşlık işlemleriyle uğraşıyorum. Sabah uyanır uyanmaz yine bir kara haber düştü bildirimlerden telefonuma. Bu defa milyonlarca izleyicisi olan, bütün reytinglerde en çok izlenen kanal olarak görülen, muhalif kesimlerin sesini duyuran ve ülkemizde yaşananları bütün gerçekliğiyle anlatmak için sık sık ceza kesilerek bedel ödeyen Halk TV susturuluyordu.

Böyle bir haber karşısında yalnızca bir televizyon kanalını düşünemiyorum. Bir anda kendi yaşamımı da değil ülkemi,geleceğimi düşünüyorum. Çünkü mesele sadece bir kanalı izleyip izleyememek değil. Mesele, bu ülkede farklı düşüncelerin var olabilmesi, insanların gerçeğe ulaşabilmesi ve gazetecilerin mesleklerini özgürce yapabilmesi.

Mesele, bir ülkede gerçeğin sesinin ne kadar duyulabildiği.

Gece de epey geç yatmıştım. Biraz daha uyumak, günün koşturmasına geç başlamak istiyordum. Ne mümkün? Ben Halk TV'de birçok programı izliyordum da özellikle hafta sonları yayımlanan, Serhan Asker'in sunduğu Görkemli Hatıralar programını hiç kaçırmamaya çalışıyordum. Kültürün, sanatın, tarihin, edebiyatın ve yerel değerlerin öne çıktığı bu program sayesinde ülkemizin farklı şehirlerini tanıyor; belki de hiçbir zaman gidemeyeceğimiz yerlere konuk oluyorduk yayın aracılığıyla. Birbirinden değerli sanatçılarla, yazarlarla ve kültür insanlarıyla tanışıyorduk. Son haftada dernekte etkinliklerim olduğundan iki günde de izleyemedim. “Neyse haftaya devam ederim” demiştim ki, artık devam edemeyecekmişim. Artık izleyemeyecekmişim. Keşke sorun benim izleyememem olsa. Sorun memleketimde özgürlük sorunu. Sorun ülkemde demokrasi sorunu. Sorun senelerdir farklı-farklı muhalif kesimlere operasyonlar yapılırken susan, cılız tepkiler veren örgütsüz toplum sorunu. Sorun hukuksuzluk.

Tam da Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına başlayacağı günü susturuldu Halk TV. Bu kanalın yok edilmesini kabullenmek ben ve ailem için çok zor oldu. Kocaman bir boşluk oluşmuştu evimizde. Ne kadarda izliyormuşuz meğerse.  Medyanın özgürlük sorunu üzerine düşünürken nerede sorun yok ki acaba ülkemizde demekten de alamıyor insan kendini. Ekonomide sorunlar ayyuka çıkmış. Bir yanda kasalarını dolduranlar, bir yanda yoksulluktan kıvrananlar. Vergide adalet yok. Gelirde adalet yok. İnsanlar geçinemediği için ek işlerde çalışmak zorunda kalıyor.  Borsa manipülasyonları ile küçük yatırımcı perişan edildi. Önce şişirilen sonra patlayan fonlarda kaybolan 110 milyar dolar bardağa taşıran son damla oldu. Gençler geleceklerini planlamakta zorlanıyor. Aileler çocuklarının eğitim masraflarını karşılayabilmek için çırpınıyor. Okula aç giden çocukların varlığı, eğitimdeki fırsat eşitsizlikleri, okullarda yaşanan zorbalık ve şiddet, çocukların güvenliği ve eğitimin niteliği gün geçtikçe kaygılarımızı artırıyor.

Bütün bunlar konuşulmayacak mı? Ekonomik kararlar sorgulanmayacak mı? Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı araştırılmayacak mı? İddialar incelenmeyecek, yanlışlar ortaya çıkarılmayacak mı?

Bir ülkede sorunların üzerini örtmek, o sorunları ortadan kaldırmaz. Bir haberi yayımlamamak, yaşanan mağduriyeti yok etmez. Bir gazeteciyi susturmak, insanların hayat pahalılığı ile mücadelesini sona erdirmez. Bir televizyon kanalına müdahale edilmesi, çocukların okullarda yaşadığı sorunları çözmez. Gerçekler, onları görmezden geldiğimiz için ortadan kaybolmaz. Ancak gerçeklerin konuşulamadığı bir ortamda sorunların çözümü de zorlaşır.

İşte bu nedenle özgür basın, yalnızca haber veren bir kurum değil, toplumun kendisini görebildiği bir aynadır.

2022 yılında dezenformasyon yasası hazırlıkları yapılırken kamuoyundan, basın örgütlerinden ve muhalefet partilerinden yoğun tepkiler geldi.  Özellikle Türk Ceza Kanunu’na eklenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunu düzenleyen 29. madde, tartışmaların odağındaydı. Bu bir sansür yasasıdır denilerek eylemler örgütlendi. Sanki bu yaşanacaklar biliniyormuş gibi o zamanlardan. Kanun, 18 Ekim 2022'de Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türk Ceza Kanunu'nun 217. A maddesi kapsamında, kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi hâlinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörüldü. CHP, maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Ancak Anayasa Mahkemesi, 8 Kasım 2023'te iptal talebini oy çokluğuyla reddetti. Bu süreçte gazeteci örgütleri ve hukukçular, maddenin belirsizliğinin ifade ve basın özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği yönündeki eleştirilerini sürdürdü. Sonra peş peşe geldi yasaklamalar. T24 ve Kısa dalganın internet sitesi kapatıldı. Şaban Sevinç, Mustafa Balcı, Tuğba tekerek, İsmail Arı ve en son Murat Ağırel tutuklandı. Gidip ifadesini rahatlıkla verebilecek insanları gözaltına almak ve büyük bir suç işlemiş gibi teşhir ederek tutuklamak kabul edilebilir değil. Sadece özgürlüğünden olmuyor insanlar. Kalemler susturulmak isteniyor.  Halkın haber alma hakkı yok ediliyor. Tepki var mı? Eh işte. Belki birçok kişinin haberi bile yok. Örgütlü hak arama bilincimiz Ne yazık ki 12 Eylül'den sonra aşama-aşama tırpanlandı. Basının zaten çoğu iktidara yakın.

Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin meselesi değildir. Demokrasi de yalnızca siyasetçilerin, hukukçuların ya da akademisyenlerin tartışacağı bir kavram değildir.

Basın özgürlüğü, sabah evinden çıkan işçinin hakkıdır. Çocuğunu okula gönderen annenin hakkıdır. Emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan yurttaşın hakkıdır. Okulunda yaşanan sorunları öğrenmek isteyen öğrencinin hakkıdır. Hastanede, adliyede, belediyede, fabrikada olup bitenleri bilmek isteyen herkesin hakkıdır.

Çünkü haber alma hakkı, yurttaş olmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Bir ülkede gazeteciler haberleri nedeniyle baskı gördüğünde yalnızca gazeteciler kaybetmez. Gerçeğin üzerinin örtülmesi, toplumun tamamını etkiler. İnsanlar yaşadıkları sorunların nedenlerini öğrenemez, yöneticilerin kararlarını sorgulayamaz, kendi gelecekleri hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapamaz.

Beni en çok düşündüren meselelerden biri de toplumsal tepkilerin zaman içinde zayıflaması. Bir zamanlar hepimizi ayağa kaldırabilecek olaylar, bugün birkaç saatlik tartışmanın ardından gündemden düşebiliyor. Bir haksızlık yaşanıyor, tepki gösteriyoruz. Ardından başka bir haksızlık geliyor. İlkini unutuyor, ikincisini konuşuyoruz. Derken üçüncüsü yaşanıyor. Kötü haberler birbirini kovalarken hafızamız yoruluyor, duygularımız köreliyor, itiraz etme gücümüz azalıyor.

Her yeni olay karşısında biraz daha şaşırıyor, biraz daha üzülüyor, sonra yeniden günlük hayatımıza dönüyoruz. Geçim derdi, işsizlik, hastalıklar, ailevi sorumluluklar… İnsanların mücadele etmek zorunda kaldığı sorunların ne kadar ağır olduğunu biliyorum. Herkesin aynı biçimde tepki vermesini beklemek de gerçekçi değil. Kimi korkuyor, kimi yorgun düşüyor, kimi sesini duyurabileceğine inanmıyor.

Ama bütün bunları anlıyor olmak, toplumsal sessizliğin sonuçlarını görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Çünkü bir haksızlık karşısında yalnız kalan insanın sesi zamanla daha az duyulur. Bir gazeteci meslektaşlarının desteğini göremediğinde kendisini daha yalnız hisseder. Bir yurttaş, hakkını ararken çevresinden destek bulamadığında mücadeleden vazgeçebilir.

Oysa dayanışma, tam da böyle zamanlarda anlam kazanır. Birbirimizin acısını kendi acımız sayabildiğimizde, başkasına yapılan haksızlığı görmezden gelmediğimizde, farklı düşünsek bile temel haklar konusunda yan yana durabildiğimizde güçleniriz.

Belki de artık kendimize en önemli soruyu sormanın zamanı geldi. Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?

Kötü haberlere alışmak zorunda değiliz. Haksızlığı normalleştirmek zorunda değiliz. Suskunluğu kaderimiz kabul etmek zorunda değiliz. Ben, bir sabah telefonuma düşen haberin yine içimi karartmadığı, gazetecilerin özgürce çalışabildiği, çocukların güvenle büyüdüğü, insanların korkmadan konuşabildiği bir ülkeye uyanmak istiyorum.

Ben biliyorum ki böyle bir ülke, ancak özgürlüğün değerini bilen, adaleti savunan, birbirinin sesine kulak veren insanların ortak mücadelesiyle mümkün olabilir.

Öyleyse kendimize bir kez daha soralım. Biz, gençlerimize nasıl bir ülke bırakacağız? Korkunun ve suskunluğun hüküm sürdüğü bir ülke mi, yoksa özgürlüğün, dayanışmanın ve umudun yeşerdiği bir ülke mi?

28.10.2026

SABAHLARIMIZ KARARIRKEN