SURİYE’DE KADINLARIN ÇIĞLIĞINA KARŞI KURULAN SESSİZLİK

Açık havada, toprak zeminde kurulmuş çadırların arasında yürüyen insanlar. Ön planda iki yetişkin kadın ve iki küçük çocuk. Soldaki kadın, başı açık mavi tonlarında bir eşarp ve üstünde mavi-siyah desenli uzun bir elbise ile etek giymiş. Kucağında renkli battaniyelere sarılı bir bebek taşıyor. Yanında, elinden tuttuğu küçük bir kız çocuğu var; çocuk açık renk uzun kollu bir üst, koyu renk pantolon ve açık renk ayakkabılar giymiş. Sağdaki kadın, pembe tonlarında, üzerinde parlak işlemeler ve dese

YAZAN: Cemile ÖZEKER


Suriye uzun süredir yalnızca bir savaş coğrafyası değil; kadınların bedeni üzerinden yürütülen sistematik bir karanlığın laboratuvarı hâline getirildi. Özellikle Alevi toplumuna yönelik artan baskılar, zorla kaybetmeler, kaçırmalar ve asimilasyon saldırıları artık münferit olaylar olarak açıklanamaz. Yaşananlar; mezhepçi nefretin, kadın düşmanı siyasal anlayışın ve uluslararası sessizliğin ortak sonucudur.

Ve dünya yine susmaktadır.

Oysa kadınların kaçırıldığı bir yerde hiçbir siyasi denge masum değildir. “Tarafsızlık”, kadınların çığlıklarının üzerine çekilmiş diplomatik bir örtüye dönüşmektedir. Çünkü kadınlara yönelik organize şiddet karşısında sessizlik de bir tutumdur. Ve çoğu zaman suçun en görünmez ortağıdır.

Bugün Suriye’de özellikle Alevi kadınlarının hedef hâline gelmesi tesadüf değildir. Kadın bedenini savaşın ganimeti olarak gören erkek egemen cihatçı zihniyet; yalnızca kadınları değil, bir halkın hafızasını da teslim almak istemektedir. Çünkü kadın susturulduğunda toplum susturulur. Kadın korkutulduğunda gelecek korkutulur.

Kaçırılan her kadın; yalnızca bir insan değil, bir kültürün taşıyıcısı, bir dilin hafızası, bir toplumun geleceğidir.

Bu nedenle Lazkiye Üniversitesi önünden kaçırıldığı belirtilen genç üniversite öğrencisi Betül Süleyman Alluş’un akıbeti yalnızca bir “asayiş olayı” değildir. Bu olay; kadınların eğitim hakkına, yaşam hakkına, inanç özgürlüğüne ve kamusal varlığına yönelmiş açık bir saldırıdır. Gündüz vakti bir üniversite öğrencisinin ortadan kaybolduğu bir ülkede hiçbir kadın gerçekten güvende değildir.

Bugün Betül için sessiz kalanlar, yarın başka kadınların kayboluşuna tanıklık etmek zorunda kalacaktır. Çünkü cezasızlık şiddeti büyütür. Sessizlik failleri cesaretlendirir. Unutmak ise karanlığın en sevdiği politikadır.

Kadın kaçırmaları savaş suçudur.

Mezhep temelli kadın düşmanlığı insanlık suçudur.

Kadınların zorla kaybedilmesi, korku politikalarıyla teslim alınmak istenmesi ve asimilasyona zorlanması uluslararası hukukun açık ihlalidir.

Ancak ne yazık ki uluslararası kurumlar çoğu zaman kadınların yaşadığı acıya insan hakları perspektifiyle değil, siyasal çıkar dengeleri üzerinden yaklaşmaktadır. Güç ilişkileri söz konusu olduğunda kadınların yaşam hakkı ikinci plana atılmaktadır. Oysa hiçbir devletin çıkarı, hiçbir örgütün ideolojisi, hiçbir iktidarın hesabı kadınların yaşamından daha değerli değildir.

Bizler bu karanlığı reddediyoruz.

Alevi kadınlarına yönelik mezhepçi saldırıları lanetliyoruz.

Kadın bedenini savaş alanına çeviren zihniyete karşı sözümüzü büyütüyoruz.

Kadınların kaçırılmasını, kaybedilmesini ve korku aracılığıyla teslim alınmak istenmesini kabul etmiyoruz.

Betül Süleyman Alluş derhal ailesine teslim edilmelidir.

Bu olayın tüm sorumluları açığa çıkarılmalı ve yargılanmalıdır.

Uluslararası insan hakları örgütleri, kadın örgütleri ve demokratik kamuoyu artık sessizliği değil dayanışmayı büyütmelidir.

Çünkü kadınların susturulduğu yerde insanlık da susturulur.

Ve biliyoruz ki; kadın düşmanlığıyla beslenen mezhepçi karanlık yalnızca Suriye’nin değil, bütün insanlığın sorunudur.

Kadınlar sahipsiz değildir.

Alevi kadınları yalnız değildir.

Ve hiçbir karanlık, örgütlü kadın dayanışmasından daha güçlü olmayacaktır.

SURİYE’DE KADINLARIN ÇIĞLIĞINA KARŞI KURULAN SESSİZLİK