Bir Kadının Kimliği Kimin Üzerinden Tanımlanır?

Kaldırımda birlikte yürüyen üç yetişkin. Solda, açık bej renkli bir ceket ve açık renk kazak giymiş, uzun koyu saçlı, gözlüklü bir kadın ve sağ elinde beyaz baston tutuyor, sol kolu yanındaki kadının koluna girmiş. Ortada, siyah ceket ve mavi kot pantolon giymiş, saçları dağınık topuzlu bir kadın yürüyor; sırtında siyah sırt çantası ve yanındaki kadına dönük gülümseyerek konuşuyor. Sağda, sadece sırtı ve profili görünen koyu yeşil ceket giymiş erkeğin, elleri hafifçe öne doğru kalkık kadınlarla

YAZAN ve SESLENDİREN: Nursel DEMİR


Kimin Sözü Geçiyor, Kimi Muhatap Alıyoruz?

Gündelik hayatın görünmez iktidar ilişkileri üzerine

Kadını erkek üzerinden tanımlayan, yanında bir erkek olduğunda kadını muhatap almayan zihniyet meselesine nezaket değil, iktidar denir. Ancak bu iktidar ilişkisi yalnızca kadınların hayatında karşımıza çıkmaz. Çocukların sözünün yetişkinler tarafından değersizleştirildiği, yaşlıların karar verme yetilerinin sorgulandığı, engellilerin ihtiyaçları ve iradeleri yerine, onlar hakkında başkalarının konuştuğu bir toplumsal düzen de aynı anlayışı farklı biçimlerde üretir.

Mesele, kimin konuştuğundan çok kimin dinlendiği, kimin orada bulunduğundan çok kimin varlığının kabul edildiği ve kimin kendi hayatı üzerinde söz sahibi sayıldığı.

Hiç şöyle bir durumla karşılaştınız mı?

Bir yere gidiyorsunuz. Bir işiniz var, bir konuda karar vereceksiniz ya da bilgi almak istiyorsunuz. Yanınızda bir erkek bulunuyor. Karşınızdaki kişi size değil, yanınızdaki erkeğe dönüyor. Soruyu ona soruyor, cevabı ondan bekliyor. Oysa konuyu bilen, karar verecek olan ve sorumluluğu üstlenen sizsiniz. Fakat karşınızdaki insan, sanki sizin sözünüzün bir erkek tarafından doğrulanmasına ihtiyaç varmış gibi davranıyor.

Benzer bir durum yaşlılar için de geçerli. Bir sağlık kurumunda yaşlı bir insanın yanında yakını bulunduğunda sorular doğrudan ona yöneltilebiliyor. Kendi sağlığı, ihtiyaçları ve tercihleri hakkında konuşabilecek durumda olmasına rağmen onun yerine cevap veriliyor. Yaşlılık, insanın düşünme ve karar verme yetisini kendiliğinden ortadan kaldıran bir durum gibi ele alınıyor.

Engelli bir insanla konuşurken de neredeyse her zaman doğrudan kendisine değil, yanında bulunan kişiye yöneliniyor. Oysa bir insanın engelli olması, kendi ihtiyaçlarını ifade edemeyeceği, karar veremeyeceği ya da hayatı hakkında söz sahibi olamayacağı anlamına gelmez. İhtiyaç duyduğu desteği sağlamak başka, onun yerine karar vermek başka.

Çocukların durumu da farklı değil. Bir aile toplantısında, okulda ya da gündelik bir yaşam alanında çocukların düşünceleri çoğu zaman yaşlarından dolayı önemsiz sayılabiliyor. Onların ne hissettiğini ne düşündüğünü ve ne istediğini anlamaya çalışmak yerine yetişkinlerin onlar adına karar vermesi doğal kabul ediliyor.

Bütün bu örneklerde ortak bir mesele var. Bazı insanlar, yalnızca belirli özelliklerinden dolayı başkalarından daha yetkili, daha bilgili ve daha güvenilir kabul ediliyor. Diğerleri ise kendilerini ifade edebilmek ve kararlarının dikkate alınmasını sağlayabilmek için sürekli kendilerini kanıtlamak zorunda bırakılıyor.

Peki, bu yalnızca bir görgü meselesi mi?

Bence hayır. Burada karşımızda duran, toplumsal ilişkilerin içine yerleşmiş bir iktidar anlayışı.

Kimin sözü değerli, kimin iradesi geçerli?

Bir insanı muhatap almak, öncelikle onun kendi başına bir özne olduğunu kabul etmekle başlar. Söylediklerini dinlemek, bilgisine değer vermek, ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunu tanımak gerekir.

Ancak toplumda insanları çoğu zaman kendi varlıkları üzerinden değil, belirli kimlikleri ve başkalarıyla kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriyoruz.

Kadın, bir erkeğin eşi, sevgilisi, annesi ya da kızı olarak tanımlanıyor. Yaşlı insan, kendi kararlarını verebilen bir birey olmaktan çok bakıma muhtaç biri olarak görülüyor. Engelli insan, sahip olduğu becerilerden önce engeliyle anılıyor. Çocuk ise düşünceleri ve duyguları olan bir insan olarak değil, gelecekte yetişkin olacak biri olarak değerlendiriliyor.

Bu tanımlamaların kendisi her zaman sorunlu değil. Sorun, bir insanın belirli bir özelliğinin onun bütün kimliğinin yerine geçirilmesi.

Kadının bir erkekle birlikte olması başka, bir erkek üzerinden anlamlandırılması başka. Yaşlı bir insanın desteğe ihtiyaç duyması başka, onun adına karar verilmesi başka. Engelli bir insanın erişilebilirlik ve destek talep etmesi başka, iradesinin yok sayılması başka. Çocukların yetişkinlerin rehberliğine ihtiyaç duyması başka, onların düşüncelerinin değersiz kabul edilmesi başka.

Birincisi insan ilişkilerinin ve ihtiyaçların doğal bir parçası. İkincisi ise eşitsizliğin ve tahakkümün kapısını aralar.

İnsanların eşitliği, herkesin aynı koşullara sahip olması demek değil. Eşitlik, farklılıklarımız ne olursa olsun her insanın onurunun, iradesinin ve haklarının tanınmasıdır.

Tahakküm gündelik hayatın içinde nasıl üretiliyor?

Eğer bir insanın sözü yalnızca kadın olduğu için daha az güvenilir sayılıyorsa, yaşlı olduğu için kararları sorgulanıyorsa, engelli olduğu için iradesi göz ardı ediliyorsa ya da çocuk olduğu için düşünceleri önemsiz bulunuyorsa burada yalnızca kişisel bir önyargıdan söz etmiyoruz. Toplumun kimin sözünü değerli kabul edeceğini belirleyen bir güç ilişkisi ile karşı karşıyayız.

Üstelik bu ilişkiler her zaman açık bir aşağılama ya da kötü niyetle ortaya çıkmıyor. Bazen bir sorunun yanlış kişiye yöneltilmesinde, bazen bir kararın ilgili kişiye danışılmadan alınmasında, bazen de bir insanın ne istediği sorulmadan onun adına harekete geçilmesinde kendini gösteriyor.

Alışılmış olması, bu davranışları eşitlikçi yapmıyor.

İyi niyet, tahakkümü ortadan kaldırmaya yetiyor mu?

Toplumda bazı davranışlar iyi niyetle açıklanıyor. Kadın adına konuşan erkek yardımcı olmaya çalıştığını söyleyebiliyor. Yaşlı anne babasının bütün kararlarını üstlenen bir evlat, onları koruduğunu düşünebiliyor. Engelli bir insanın ne yapabileceğine kendisi karar veren biri, bunu onun iyiliği için yaptığını savunabiliyor. Çocuğunun düşüncelerini dikkate almayan bir yetişkin ise onun henüz yeterince büyümediğini ileri sürebiliyor.

Elbette insanların birbirine destek olması, bakım sorumluluğunu paylaşması ve tehlikeler karşısında önlem alması önemli. Fakat iyi niyet, bir insanın iradesini yok saymayı haklı çıkarmaz.

Burada asıl mesele, desteğin nasıl sunulduğudur.

Bir insanın neye ihtiyacı olduğuna ona sormadan karar vermek, yardım etme iddiası taşısa bile eşitsiz bir ilişki yaratabilir. Birinin yerine konuşmak, onun sesini duyurmak anlamına gelmeyebilir. Bazen tam tersine, o insanın kendi sesini duyurmasının önüne geçebilir.

Özellikle bakım ilişkilerinde bu ayrımı gözetmek gerekir. Çocukların korunması, yaşlıların ihtiyaçlarının karşılanması ve engelli insanların gerekli desteğe erişmesi önemli. Ancak bakım, insanın haklarını ve tercihlerini ortadan kaldıran bir denetim biçimine dönüşmemeli.

Bir insanın ihtiyaçlarını anlamak için önce onu dinlemek gerekir. Karar verme kapasitesinin sınırlı olduğu durumlarda bile mümkün olan ölçüde iradesini, tercihlerini ve onurunu gözetmek gerekir.

Çünkü eşitlik, herkesi kendi başına bırakmak değil, kimsenin başkasının insafına terk edilmediği, ihtiyaç duyduğu desteğe erişebildiği ve bu desteği alırken insanlık onurundan vazgeçmek zorunda kalmadığı bir düzen kurmak anlamına gelir.

Aileden siyasete uzanan aynı mesele

Gündelik hayatta karşılaştığımız bu eşitsizlikler, ailede başlayıp kamusal yaşamda devam edebilir. Fakat mesele aile ilişkileriyle sınırlı değil. Eğitimden sağlığa, çalışma yaşamından yerel yönetimlere kadar pek çok alanda kimin karar süreçlerine katılabildiği ile ilgili.

Kadınların toplumsal yaşamdaki yerini yalnızca annelik ve aile içindeki sorumlulukları üzerinden tarif eden bir siyasal anlayış, kadınları eşit yurttaşlar olarak görmekte zorlanır. Çocukları yalnızca geleceğin yetişkinleri olarak değerlendiren bir yaklaşım, onların bugün de hakları ve görüşleri olduğunu gözden kaçırır. Yaşlıları yalnızca bakım hizmetlerinin konusu olarak ele almak, onların toplumsal deneyimlerini ve katılım haklarını görünmez kılar. Engelli insanları yalnızca yardım politikalarının muhatabı saymak ise erişilebilirlik, bağımsız yaşam ve karar süreçlerine katılım gibi temel meseleleri geri plana iter.

Oysa kamusal politikalar, insanların yalnızca ihtiyaçlarını değil, haklarını da esas almalı.

Bir belediyede kadın yöneticilerin bulunması, kadınların karar süreçlerinde tek başına eşit söz sahibi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde engelli bir kişinin toplantıya katılabilmesi, görüşünün dikkate alındığını göstermez. Çocuklara yönelik bir politika hazırlanırken çocukların düşüncelerinin hiç sorulmaması ya da yaşlılara ilişkin kararların onların ihtiyaçları ve tercihleri dinlenmeden alınması da katılımın eksik kaldığını gösterir.

Burada yalnızca kimlerin masada oturduğuna değil, masada kimin sözünün karşılık bulduğuna bakmak gerekir. Temsil edilmek ile söz sahibi olmak aynı şey değil. Görünür olmak ile iradesinin tanınması da birbirinden farklı.

Eşit bir ilişkiyi nasıl kurabiliriz?

Öncelikle gündelik hayatta sıradan kabul ettiğimiz davranışları sorgulayarak başlayabiliriz.

Bir kadın muhatap alınmadığında sözün ona yöneltilmesini sağlayabiliriz. Yanımızdaki bir insanın yerine cevap vermektense onun kendi düşüncesini ifade etmesine alan açabiliriz. Bir çocuğun itirazını hemen susturmak yerine neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışabiliriz. Yaşlı bir insanın kararlarını yalnızca yaşı nedeniyle geçersiz saymaktan kaçınabiliriz. Engelli bir insanla iletişim kurarken, ihtiyaç duyduğu destek biçimini kendisine sorabiliriz.

Bunlar küçük davranışlar gibi görünebilir. Ancak toplumsal ilişkiler, tam da bu gündelik karşılaşmalar içinde biçimlenir.

Aile içinde kimin karar verdiğine, kimin emeğinin görünür olduğuna ve kimin düşüncelerinin dikkate alındığına bakabiliriz. Çocukların yalnızca kendilerine söyleneni yapan kişiler değil, düşüncelerini ifade edebilen bireyler olarak yetişmesine önem verebiliriz. Yaşlıların yaşam deneyimlerini dinlerken onların bugünkü ihtiyaçlarını ve tercihlerini de gözetebiliriz. Engelli insanların toplumsal yaşama katılımını kişisel çabalarına bırakmak yerine erişilebilir ve kapsayıcı yaşam alanları yaratılması için çalışabiliriz.

Bütün bunları yaparken her insanın koşullarının farklı olduğunu da unutmamalıyız. Eşitlik, herkese aynı şeyi sunmak değil, herkesin haklarını kullanabilmesi için gerekli koşulları oluşturmaktır.

Önemli olan, yardım ettiğimizi düşündüğümüz insanın iradesini kendi irademizin gerisine itmemek.

Bir Kadının Kimliği Kimin Üzerinden Tanımlanır?