BİR MARTININ FERYADI

Tarih
01 Ocak 2025
Okuma süresi
~2 dk

YAZAN: Emine KAMÇI

Uzun zamandır beklenen kış mevsimi sonunda kendini göstermişti. Öyle ki daha iki gün önce hava sıcaklıkları yirmilerde seyrederken ‘kış mevsimi geldi, gelecek’ tartışmaları yapılıyordu. İşte sonunda gelmiş, ortalığı sele suya vermişti.

Balkona çıktığımda, bunu bariz bir şekilde duyumsadım. Şiddetli yağmur şakırtıyla eylemini sürdürüyor, yakınlarda bir yerde feryat eden bir martının acılı sesi işitiliyordu. Soğuk, yağmur, fırtına, ona açlığını daha da duyumsatıyor olmalıydı. Epey bir zamandan beri, martılar da sahilleri bırakıp şehir merkezlerinin içlerine dek sokulmuşlardı. Şimdi de evimizin bulunduğu sokakta bir martı çaresizce feryat ediyordu. Oysa martılar, protein içeren hayvansal gıdaların yanı sıra bitkisel gıdalardan da beslendikleri halde, nasıl oluyordu da aç kalabiliyorlardı. Örneğin, bizim sokak ağaçlık ve yeşil olmasa da sokak sakinlerinin çiçek, bitki dostu olduklarını bilirdim. Dahası, benim yetiştirmiş olduğum bitkiler de karınlarını doyurmak için kaynak olabilirdi.

Acaba benim tespitim yanlış mıydı? Kuşkusuz yanılmayı dilerdim. Martıların böyle acı acı ötmelerinin başka bir nedeni olmalıydı. Bu çığlığın kaynağında, bir yaralanma, bir ayrılık hikâyesi de olabilirdi. Doğaldır ki bunları da dilemezdim.

Bir süre sonra ortalığı dinlediğimde, yağmurun dinmiş olduğunu, martınınsa sesinin işitilmediğini fark ettim. Martı için ’Demek ki ıslanıp üşümüş;’ diye düşündüm kendi kendime. Rahatlamam için bu fikir daha iyiydi.

Havanın açılmasıyla başka başka kuşların ötüşleri duyuldu. Ne var ki martılar yoktu. Belli ki kuytulara çekilip kurumayı seçmişlerdi.

Hava karardığında, yağmur yine başladı. Akşam olduğu için kuşların da ıslanma tehlikesi yoktu artık. Bu yüzden içim rahattı. Bütün kuşlar korunaklarına çoktan çekilmiş, ıslanmaktan kurtulmuşlardı.

Bunları düşünürken bir anda aklıma kedi, köpek gibi diğer hayvanlar da gelmişti. Her bir yanı seller sular basarken, onlar nerelerdeydi?

Bir arkadaşım bir gün bana iki kedisinden söz etmişti. Kedilerinden biri hastalanmış, bu konudaki üzüntüsünü benimle paylaşmıştı.

Küçük kedisinin rengi beyaz olduğundan adını Sütlaç koyduğunu söyledi. Muhtemelen evdeki diğer kedinin müdahalesiyle Sütlaç’ın korneası yaralanmıştı. Kendisine kediyle ilgili sorular sorduğumda bana, Sütlaç’ın arka ayaklarının engelli olduğunu söyleyince üzüntüm katmerlendi. Onu bu şekilde sokakta bulduğunu söyledi. Sütlaç’ın, engelli olduğu için sokağa bırakıldığı düşüncesine kapıldım bir an.

Bunun üzerine, yaklaşık yirmi beş yıl önce küçük oğlumun zoruyla sahiplenmiş olduğum kedim aklıma geldi. Oğlum onu eve getirdiğinde hem yaralı hem kirli, dahası, acınacak durumdaydı. Götürdüğümüz veteriner dâhil olmak üzere kimse onun yaşayacağına inanmıyordu. Çeşitli çabalarımız sonunda bu yavru kedi iyileşti ve çok güzel bir kedi oldu.

Ona ancak bir yıl kadar bakabilmiştim. Günün birinde onu özel bir neden yüzünden hayvan barınağına bırakmak zorunda kalmıştım. Gerçi ondan isteyerek ayrılmamıştım ama zaman zaman kendimi suçladığım çok olmuştur. Hani bazı insanlar önce kedi, köpek sahiplenirler de sonra bakmak zor gelince sokağa bırakırlar ya; işte ben de kendimi o insanlarla eşleştirdim zaman zaman. Onlara kızdıkça geçmişte yaşamış olduğum bu travma aklıma gelir ve tekrar tekrar acıyla sarsılırım. Bu sarsıntıyla yukarıda sözünü etmiş olduğum martınınki gibi yüreğimden onulmaz bir feryat yükselir.

Hayvan severlere, dahası, doğa dostlarına, sevdalılarına selam olsun.