
ÇEVİREN: Nihal İŞCEL
Abilimsel olarak inceleyen ilk kişi oldu sonra da final sınavından bir gece önce öldü ve yerine konulamaz onlarca yıllık emeği yok olmanın eşiğine geldi.
Dr. Marie Nyangumarta, Batı Avustralya’nın uzak Pilbara bölgesindeki bir sınıfta, 30 Aborjin çocuğun karşısında duruyordu. Elinde, kendi çocukluğunda var olmayan bir kitap vardı.
Bu bir sözlüktü. Bir dilbilgisi rehberiydi. Hikâyeler derlemesiydi hepsi Nyangumarta dilindeydi; atalarının dili, devlet politikalarının büyükannesinin kuşağından zorla söküp almaya çalıştığı dil.
Bu kitap vardı çünkü Marie onu yaratmak için kırk üç yıl harcamıştı yaşlılarla yaptığı röportajlar, tören kayıtları, İngilizcede karşılığı olmayan çöl bitkilerine ait kelimeleri belgelemek, Avrupalı dilbilimcileri hayranlıktan ağlatacak kadar karmaşık dil yapılarını korumak…
Ama bu an, Nyangumarta çocuklarının kendi dillerinde okuyup yazmayı öğrendiği bir sınıfta durmak neredeyse hiç gerçekleşmeyecekti.
Çünkü Marie Nyangumarta, çalışması tamamlanmadan öldü. Diplomasını almadan öldü. Onlarca yıllık belgelerinin hayatta kalıp kalmayacağını kimse bilmeden öldü.
Bu, yine de nasıl hayatta kaldığının hikâyesidir.
Marie, 1947 yılında bir koyun çiftliğinin kenarındaki derme çatma bir barınakta doğdu. O, halkının yaratılış hikâyelerini taşıyan yıldızlarla dolu gökyüzünün altında büyükannesinin yardımıyla dünyaya geldi.
Annesi de Nyangumarta’ydı. Babası da. Onlar, tamamen geleneksel kültür içinde büyüyen son kuşaklardan biriydi şarkı yollarında yürüyen, yalnızca Nyangumarta konuşan, çoğu Avustralyalının boş çorak arazi sandığı çölle ilişki içinde yaşayan insanlar.
Ama Marie beş yaşına geldiğinde her şey değişiyordu.
Devletin asimilasyon politikası tam güçle yürürlükteydi. Aborjin çocuklar ailelerinden alınıp misyonlara ya da koruyucu ailelere gönderiliyordu. Yerli diller yasaklanıyordu. Geleneksel uygulamalar suç sayılıyordu.
Marie’nin ailesi de binlercesi gibi geleneksel topraklarından sürülerek devlet yerleşimine zorlandı. Annesine, Marie okula gidecekse onunla Nyangumarta konuşmayı bırakması gerektiği söylendi.
“İngilizce konuşun,” dedi refah görevlileri. “Onu medenileştirin.”
Marie, annesinin geceleri ağladığını hatırlıyordu. Bir yanda kızının eğitim almasını istemesi, diğer yanda bu eğitimin kültürel silinme anlamına gelmesi arasında parçalanmıştı.
Annesi orta bir yol seçti. Gündüzleri yetkililer duyabilir diye İngilizce konuştu. Ama geceleri, fısıltıyla, atalarının dilini öğretti Marie’ye.
Marie iki dünyayı da öğrendi: Okulda “yerli dili” konuşurken yakalanan çocukların cezalandırıldığı yerde İngilizce, Evde büyükannesinin toprağı şekillendiren atalara dair hikâyeler anlattığı, binlerce yıllık ekolojik bilgiyi taşıyan kelimelerle Nyangumarta.
Marie gençlik çağına geldiğinde korkunç bir gerçeği anladı: dili ölüyordu.
Akıcı konuşan yaşlılar yaşlanıyordu. Gençler konuşmaktan utanıyordu yoksullukla, geri kalmışlıkla, anne babalarının maruz kaldığı ayrımcılıkla ilişkilendiriliyordu.
Devlet politikası korkunç derecede etkili olmuştu. Koca bir kuşak, atalarının dilini konuşamadan büyüyordu.
Marie, binlerce şarkıyı, yüzlerce hikâyeyi, karmaşık akrabalık sistemlerini ve tören kurallarını taşıyan büyükannesinin, öğrenmek isteyen genç bulmakta zorlandığını izledi.
“Biz gidince kim hatırlayacak?” diye sordu büyükannesi.
Marie karar verdi: Ben hatırlayacağım.
On dokuz yaşında belgelemeye başladı.
Dilbilim eğitimi yoktu. Liseyi zar zor bitirmişti. Ama defterleri vardı, aylarca para biriktirip aldığı bir teyp vardı ve ölmeden önce bilgilerini aktarmak isteyen yaşlılar vardı.
Her şeyi kaydetti. Sohbetleri, hikâyeleri, şarkıları, kelimeleri yazdı. Telaffuzları yakalamaya çalıştı. Hangi kelimenin hangi bağlamda kullanıldığını not etti.
Büyükannesiyle saatlerce görüşerek bitkilerin, hayvanların, arazi şekillerinin adlarını öğrendi. Her isim bilgi taşıyordu. Bitkinin özelliği, hangi mevsimde çıktığı, hangi atayla ilişkili olduğu…
Büyükbabasının anlattığı akrabalık sistemlerini kaydetti; bunlar yalnızca kiminle evlenebileceğini değil, kiminle konuşabileceğini, kiminle şakalaşabileceğini, kimden kaçınmak zorunda olduğunu belirliyordu.
Sadece belirli ritüellerde kullanılan tören dilini belgeledi; törenler yasaklandığı ve unutulduğu için yıllardır yüksek sesle söylenmeyen kelimeleri…
Çalışma acildi. Neredeyse her ay bir yaşlı ölüyordu. Her ölüm, kaybolan kelimeler, susan şarkılar, silinen bilgi demekti.
Marie gündüz temizlik işinde çalıştı, gece dili belgeledi. Defter üstüne defter doldurdu. Teypler eskitti. Uzak topluluklara gidip lehçelerin son konuşulan hallerini buldu.
Bunu on beş yıl boyunca hiçbir kurumsal destek, fon ya da takdir olmadan yaptı.
Sonra 1982’de bir şey değişti.
Aborjin aktivistlerin baskısıyla Avustralya hükümeti, asimilasyon politikasının felaket olduğunu kabul etmeye başladı. Yerli dillerin değerli olduğu ve korunması gerektiği anlayışı gelişiyordu.
Üniversiteler, Yerli dillere odaklanan dilbilim ve antropoloji programları açmaya başladı.
Marie otuz beş yaşındaydı. On beş yıldır Nyangumarta’yı belgeliyordu. Kutular dolusu defteri, yüzlerce saatlik kaydı, hiçbir akademisyenin sahip olmadığı bilgi vardı.
Ama resmi diploması yoktu.
Sydney Üniversitesi’nin dilbilim programına başvurdu. Başvurusu sıra dışıydı. transkript yoktu ama kabul komitesinin ağzını açık bırakan bir dil belgeleme arşivi vardı.
Onu, sıradan lisans öğrencisi olarak değil; mevcut belgelerinin resmî dilbilimsel analiz temelini oluşturacağı özel bir araştırma programına kabul ettiler.
Marie ailesini Batı Avustralya’da bırakıp Sydney’e taşındı. Sınıfındaki en yaşlı öğrencilerden biriydi. Tek Aborjin kadınlardan biriydi ve kesinlikle kendi dilini çalışan tek kişiydi.
Bu entelektüel açıdan çok zordu.
Nyangumarta seslerini doğru yazmak için Uluslararası Fonetik Alfabe öğreniyordu. İçgüdüsel olarak bildiği dil yapısını anlamak için biçim bilim ve sözdizimi çalışıyordu. Avrupalı dilbilimcilerin hiç duymadığı bir dile onların teorilerini uyguluyordu.
Ama aynı zamanda sürekli ince ırkçılıkla mücadele ediyordu.
Profesörler tarafsızlığını sorguluyordu. Kendi dilini bilimsel biçimde nasıl inceleyebilirdi? Antropologların dışarıdan tarafsız gözlemci olması gerekmiyor muydu?
Marie karşı çıktı.
Nyangumarta’yı doğumdan beri konuşmuş birinden daha iyi kim anlayabilirdi? Bunun akademik merak değil kültürel hayatta kalma meselesi olduğunu bilen birinden daha iyi kim incelikleri fark edebilirdi?
Yerli akademisyenliğin ne olabileceğini yeniden tanımlıyordu: dışarıdan gözlem değil, içeriden analiz. Sömürücü araştırma değil, topluma karşı sorumlu belgeleme.
Sekiz yıl doktora tezine çalıştı.
Bu, Nyangumarta’nın kapsamlı dilbilgisel tanımıydı. Ses bilim, biçim bilim, söz dizimi, anlam bilim, söylem yapıları.
Ama bundan daha fazlasıydı.
Her yerde kültürel notlar vardı: dilin dünya görüşünü nasıl yansıttığı… fiil zamanlarının sadece zamanı değil, kesinliği ve bilgi kaynağını da nasıl kodladığı… akrabalık terimlerinin sadece etiket değil davranış yükümlülükleri taşıdığı… dilin Avrupalıların hayal etmediği ayrımlar yaptığı…
Bir dili belgeliyordu.
Ama aynı zamanda gerçekliği anlamanın bütün bir yolunu da belgeliyordu.
1990’a gelindiğinde Marie kırk üç yaşındaydı ve tez savunmasına aylar kalmıştı. Çalışması çığır açıcıydı. Nyangumarta üzerine yapılmış en ayrıntılı dil bilimsel inceleme ve herhangi bir Avustralya Aborjin dili üzerine en kapsamlı çalışmalardan biri.
Danışmanı buna şöyle dedi:
“Yerli Avustralya dillerini anlayışımızı değiştirecek dünya çapında bir çalışma.”
4.000’den fazla maddelik bir sözlük hazırlamıştı. 800 sayfalık dilbilgisi rehberi. Artık çoğu ölmüş onlarca yaşlının akıcı konuşmalarını içeren ses kayıtları…
Bu sadece akademik çalışma değildi.
Bu bir zaman kapsülüydü.
Son akıcı konuşanlar öldüğünde yok olacak bilginin korunmasıydı.
Marie’nin bir sınavı kalmıştı: son sözlü savunma.
Tarih belirlenmişti: 15 Kasım 1990
Haftalarca hazırlandı. Sorulara vereceği cevapları prova etti. Belgelerini düzenledi. Ailesini arayıp yakında topluluklarından doktora alan ilk kişi olacağını söyledi.
14 Kasım gecesi, savunmadan bir gece önce, üniversite dairesinde notlarını son kez düzenliyordu.
Başı ağrıyordu. Aspirin aldı ve çalışmaya devam etti.
Ağrı kötüleşti. Midesi bulandı. Ertesi günün gerginliği sanıyordu.
Saat 23.00’te yere yığıldı.
Büyük bir beyin anevrizması.
Ambulans gelmeden öldü.
Kırk üç yaşındaydı.
Yirmi sekiz yıl dilini belgelemişti.
Sekiz yıl akademik tanınma için çalışmıştı.
Final sınavından on iki saat önce öldü.
Tezi sekiz yıllık emek, 800 sayfa, yerine konulamaz belgeler masasında duruyordu.
Üniversite şaşkındı. Daha önce böyle bir durum yaşamamışlardı.
Bütün derslerini tamamlamıştı. Tezi bitmişti. Savunma onayı verilmişti.
Ama savunma yapamamıştı.
Teknik olarak derece şartlarını tamamlamamıştı.
Üniversite politikası açıktı: başarılı savunma olmadan doktora verilemezdi.
Ailesi, yıkılmış halde, bürokrasiyle baş edecek kaynağa ya da bilgiye sahip değildi. Çalışmasının yayımlanıp yayımlanamayacağını, diplomanın ölümünden sonra verilip verilemeyeceğini sordular.
Üniversite “Hayır” dedi.
Kurallar kurallardı.
Tez arşive kaldırıldı.
Yayımlanmadı. Kutlanmadı.
“Bitiremeden ölen Aborjin kadın” olarak anıldı.
Ve yirmi yedi yıl boyunca orada kaldı.
Batı Avustralya’da ise Nyangumarta dili kritik durumdaydı.
2000’lerde akıcı konuşan elliden az kişi kalmıştı. Çoğu yetmiş yaş üzerindeydi. Gençler parça parça anlıyor ama konuşamıyordu. Çocuklar neredeyse hiçbir şey bilmiyordu.
Dil, yok oluşun eşiğindeydi.
2015’te Jessica adında genç bir Nyangumarta kadını eğitim okumak için üniversiteye başladı. Topluluğun çocukları için dil programları kurmak istiyordu.
Akademik bağlantılar aracılığıyla büyük halası Marie’nin kapsamlı bir çalışma yaptığını öğrendi.
Sydney Üniversitesi’nden erişim istedi.
Bulduğu şey her şeyi değiştirdi.
Marie’nin tezi sadece akademik açıklama değildi.
Bu, tam bir dil koruma sistemiydi.
Öğretmeye yetecek kadar ayrıntılı, topluluk kullanımına uygun olacak kadar erişilebilir, canlandırmaya yetecek kadar kapsamlıydı.
Jessica dilbilimcilerle çalışarak bu tezi çocuk kitaplarına, ders programlarına ve dijital uygulamalara dönüştürdü.
Ama bir şey rahatsız ediyordu.
Bu muhteşem çalışma hiç tanınmamıştı.
Marie diplomasını alamadan ölmüştü.
Jessica mücadele başlattı.
2017’de Sydney Üniversitesi, Yerli öğrencilere tarihsel yaklaşımıyla yüzleşme sürecindeydi.
Jessica Marie’nin dosyasını uzlaşma komitesine sundu.
Marie’nin tüm akademik şartları yerine getirdiğini, çalışmasının doktora standartlarını aştığını, savunma yapamamasının tek sebebinin ölüm olduğunu anlattı.
Dünyanın dört bir yanından dilbilimcilerin destek mektuplarını sundu.
Üniversite bir komite kurdu.
Tezi incelediler.
Uzmanlara danıştılar.
Sonuç oybirliğiyle çıktı:
Marie’nin çalışması olağanüstüydü. Doktora için gereken her standardı karşılıyordu. Savunma yalnızca formalite olacaktı.
Saatler önce öldüğü için dereceyi reddetmek akademik dürüstlük değil, bürokratik katılıktı.
Aralık 2017’de Sydney Üniversitesi emsalsiz bir karar verdi.
Marie Nyangumarta’ya ölümünden yirmi yedi yıl sonra doktora unvanı verilecekti.
Tören Mart 2018’de yapıldı.
Altmıştan fazla Nyangumarta insanı Sydney’e gitti.
Yaşlılar, Marie’nin yıllar önce kaydettiği şarkıları Nyangumarta dilinde söylediler.
Rektör belgeyi okudu:
“Halkının dilini korumaya hayatını adamış Marie Nyangumarta’ya… En yüksek akademik standartları karşılayan çalışması için… Hak ettiği takdiri alamadan vefat ettiği için… Sydney Üniversitesi, yirmi yedi yıl gecikmeyle, Doktora derecesini takdim eder.”
Jessica belgeyi Marie adına aldı ve ağladı.
Ama hikâye burada bitmedi.
Jessica konuşmasında, Marie’nin çalışmasının arşivde tozlanmadığını söyledi.
Sınıflarda yaşıyordu.
Çocuklar kendi dillerinde okumayı öğreniyordu.
Uygulamalarda yaşıyordu.
Dil yuvalarında yaşlılar çocuklara öğretiyordu.
Yok oluşun eşiğindeki dil genç seslerle yeniden konuşuluyordu.
Bugün Marie’nin sözlüğü Nyangumarta okullarında kullanılıyor.
Dilbilgisi kitabı öğretmen yetiştiriyor.
Kayıtları toplum merkezlerinde çalınıyor; yaşlılar, çoktan ölmüş dostlarının seslerini yeniden duyuyor.
Pilbara’da büyüyen bir kuşak çocuk artık iki dillidir:
İngilizce ve Nyangumarta.
Marie doktora cübbesi hiç giymedi.
Hayattayken adının önünde hiç “Dr.” yazmadı.
Ama 2018’de büyük yeğeni onun adına doktorayı aldı.
Ve Pilbara’daki sınıflarda çocuklar Nyangumarta konuşuyor, eğer bir kadın dil belgelemenin sadece akademik çalışma olmadığını anlamasaydı ölecek olan kelimeleri.
Çünkü o biliyordu:
Bir dili belgelemek, halkının yarın da var olmasını sağlamaktır.
O, ölmekte olan bir dili belgeledi.
Ve onun belgeleri, o dili yeniden hayata döndürdü.





