EYLÜL'dü...

Ahşap korkuluklu bir göl iskelesi, durgun suyun üzerinde uzanıyor. İskelenin tahtaları kahverengi ve yer yer güneşle parlamış, üçgen desenli ahşap korkuluklar suya doğru eğimli şekilde devam ediyor. Önde iskele genişleyip küçük bir platform oluşturuyor; platformun altında ve etrafında iskele yapısının yansıması sudaki aynalanma ile belirgin. Gölün suyu son derece sakin, çevredeki ağaçların ve gökyüzünün renklerini net biçimde yansıtıyor. Gölün karşı kıyısında sık bir orman uzanıyor; kıyıya en ya

YAZAN: Ebru BOZCUK


Işığın rengi mi değişti sanki? Omuzlar, akşamları inceden hırka mı istemeye başladı? İyiliklerin var olduğu mevsimler mi arar olduk yoksa?

"Bu yaz nasıl da hızlı geçti, hiç anlamadım" derken mi buluverdik kendimizi?

Biraz yorgun muyduk, ertelemiş miydik her şeyi?

 Yaz bitmiş miydi?...

Eylül'dü işte bunun adı...

YAZ sonlarında kalbi sızlatan bir hüzün vardır hep.

Tıpkı akşamlarda, vedalarda, ayrılıklarda olduğu gibi.

Yenisine çıkar mıyız ya da hangi halde çıkarız, eksilir miyiz, çoğalır mıyız, aynı heyecanımız kalır mı diye onlarca soru soran bir hal var üzerimizde.

Sevinmek ve üzülmek arasında geçen bir hezeyan içindeyiz. Oysa sevinmeyi uzun zamandır unutmuştuk.

Ne yapmalıydık acaba?

Mesela, denize çıkan balıkçıları "RASTGELE " diye selamlamak iyi gelir miydi ki? ...

Ya da göçmen kuşları biraz hüzün ve çokça neşe ile uğurlasak iyi olmaz mıydı?

 Yeter ki sevinmeye gönlümüz olsun, bize yeterdi.

Hafiften grileşmiş, dalgalı denizi seyrediyorum. Denizin rengi bile başka bir mavi artık. Günler kısalmaya başladı.

Terkedilişler gibi hüzünlü bir hava gökte.

Oysa Eylül, yaşamak için yer açmak zamanı değil miydi?...

Susarak ve dinleyerek hayatı selamlama zamanı değil miydi? Veda nereden çıkmıştı?

Sonra, yasemin kokularını, begonvilleri, sarı sıcakları, pancar motorlarının sesini, denizin tuzunu düşünüyorum.

Neden biter ki bütün bunlar, önümde daha güzel yazlar var mı acaba diye inceden kederleniyorum ...

Sabah serinliği gibi, üzüm salkımları gibi, dalında olgunlaşmış yeşil gözlü zeytinler gibi gelen Eylül'e sarılıyorum.🙏🍁🍂🧡

Çünkü o, serin akşam rüzgarları gibi, vazgeçişler gibi, durup dinlenmek gibi, ağladıktan sonra gelen rahatlama hali gibi sarıp sarmalar beni...

Umarsızca son sarı sıcakları bekliyorum ...

Eylül ve ben hem haliz. Konuşacak ne çok şey var. Yaralar sarılacak, son yaz akşamları sırta inceden şallar alınacak, gidenler yad edilecek, kalanların kıymeti bilinecek, ağlanacak, gülünecek...

Bir şeyler, bir şeyler işte...

         Ama en önemlisi, yaşamaktan yana olan tarafımız sımsıkı hayata sarılacak.

Kaç yazımız kaldı, hiçbirimiz bilmiyoruz ama önümüzde tüm ihtişamıyla yaşanacak şahane bir Eylül var.

Şimdi bitişlerin ve başlangıçların zamanına hoş geldin deyip sarılma vakti.

Sadece bir ay ismi değil, BAŞLIBAŞINA BİR MEVSİMDİR EYLÜL ...

Boş kumsallar, kapatılmış panjurlar, solmuş fesleğenlerdir.

Birikmiş anılardır. Durmaktır, kabuğuna çekilmektir.

Affetmek, bağışlamak zamanıdır.

İçini, dışını yıkama zamanıdır. Yüklerden kurtulma zamanıdır.

Sonunda ölümle biten bir hayatın içinde olduğunu fark edip, affedeceğin her şeyi affederek, hafifleme zamanıdır.

Eylül, uzun ve geniş düşler kurma zamanıdır. Kim bilir belki başımıza yıldız tozları yağar, belli mi olur? Eylül'dür bu...

Olmasa da olurların, olsunların, vadesi dolmuş yalnızlıkların mevsimidir ...

Yaz bitmesin demek beyhude bir heves biliyorum...

Kim bilir belki Eylül sarar yaraları. Derin bir ohhh çektirir ve belki Eylül bizi iyileştirir.

Cemal Süreya şöyle der;

"Bir gün aklına gelecek olursam, bana şiir ısmarla. Eylül'ü konuşalım."

O zaman uzun uzun Eylül 'den bahsetmeye ve ona sımsıkı sarılmaya var mısınız?...

EYLÜL'dü...