HİYERARŞİNİN AĞINDA KENDİMİZ, BİRBİRİMİZ VE DOĞA

Açık ofis ortamında ahşap bir masada oturan genç kadın beyaz askılı bir bluz ve açık mavi kot pantolon giymiş, dirseklerini masaya dayamış, ellerini iki yana başına götürmüş ve başını hafifçe öne eğmiş. Önünde açık bir dizüstü bilgisayar, yanında birkaç kâğıt ve bir kalem. Yüz ifadesi yorgun veya sıkılmış gibi, omuzları düşük duruyor. Arka planda koyu renk takım elbise giymiş, gri saçlı bir erkek ayakta duruyor; bir eli açık şekilde öne doğru uzanmış, sanki konuşuyor veya bir şey anlatıyor gibi

YAZAN VE SESLENDİREN: Nursel DEMİR

İhtimam politiktir diyerek başlamak istiyorum yazıma. Çünkü kendimizle, birbirimizle ve doğayla kurduğumuz ilişki, içinde yaşadığımız hiyerarşik düzenin bir aynasıdır.

Bir çocuğa; büyüklerin sözünü kesme denildiğinde başlar her şey.

Bir kadına; sesini yükseltme dendiğinde biraz daha büyür.

Bir çalışana; işini kaybetmek istemiyorsan susdenildiğinde kök salar.

Bir yurttaşa; devletin vardır bir bildiği denildiğinde kurumsallaşır.

Bir ağacın kesilmesine, bir nehrin yönünün değiştirilmesine, bir hayvanın yaşam alanının yok edilmesine kalkınma adı verildiğinde ise tamamlanır.

Hiyerarşi tam da böyle çalışır.

Kendini çoğu zaman baskı olarak değil, düzen olarak sunar. İtaati erdem, sessizliği olgunluk, boyun eğmeyi saygı, korkuyu tedbir, eşitsizliği ise doğal bir durum gibi gösterir.

Bu nedenle hiyerarşi yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Kimlerin konuşabileceğini, kimlerin dinleyeceğini, kimlerin karar vereceğini, kimlerin uyum sağlayacağını belirleyen görünmez bir ağdır.

Bu ağın içinde doğarız.

Daha çocukken sözümüzün ağırlığının yaşımıza göre belirlendiğini öğreniriz. Ne kadar haklı olursak olalım, büyüklerin karşısında susmamız gerektiği öğretilir. Çocukluk yalnızca büyümeyi beklenen bir dönem değil, aynı zamanda itaat eğitiminin başladığı ilk alandır.

Sonra cinsiyet devreye girer.

Oğlan çocuklarına cesur olmaları, risk almaları, kendilerini ortaya koymaları öğretilirken; kız çocuklarına dikkatli olmaları, uyumlu davranmaları, seslerini, kahkahalarını ayarlamaları öğütlenir.

Böylece erkek egemen yapı yalnızca erkeklere ayrıcalık dağıtan bir sistem olarak değil, herkesin davranışlarını düzenleyen devasa bir disiplin mekanizması olarak çalışır.

Bir kadın toplantıda sözünü ısrarla sürdürdüğünde agresif bulunabilir.

Bir erkek aynı kararlılığı gösterdiğinde lider olarak tanımlanabilir.

Bir kadın öfkelendiğinde duygusal olmakla suçlanırken, erkek öfkesi çoğu zaman otoritenin doğal uzantısı olarak görülür.

Çünkü hiyerarşi yalnızca bedenleri değil, duyguları da sınıflandırır.

Kimin öfkesi meşrudur?

Kimin korkusu önemlidir?

Kimin acısı dikkate değerdir?

Kimin sesi duyulmaya layıktır?

Bu soruların cevapları hiçbir zaman eşit değildir.

Ancak hiyerarşi yalnızca dışımızda kurulan bir düzen değildir.

Çoğu zaman onun en görünmez biçimini kendi içimizde taşırız.

Kendimizle kurduğumuz ilişkilerde de bir sıralama, bir üstünlük ve yetersizlik cetveli üretiriz. Mantığı duyguların üzerine yerleştirir, aklı daha değerli, sezgiyi daha önemsiz sayarız. Güçlü görünmeyi sezgisel olmaktan üstün tutar, üretkenliği dinlenmenin önüne koyarız.

Yaptıklarımızı başarı hanesine yazarken yapamadıklarımızı bir eksiklik listesine dönüştürürüz. Kendimizi çoğu zaman bir insan olarak değil, sürekli performans göstermesi gereken bir proje gibi değerlendirmeye başlarız.

Modern dünyanın rekabetçi kültürü bu içsel hiyerarşiyi sürekli besler. Daha başarılı olmak, daha çok üretmek, daha görünür olmak, daha hızlı ilerlemek gerektiği fikri, insanı yalnızca başkalarıyla değil, kendi geçmişiyle de yarışmaya zorlar.

Oysa insan kendi içinde bir yönetici ve yönetilen yaratmaya başladığında, özgürlüğünü de parçalamaya başlar.

Üzülen yanımızı susturan güçlü yanımız, korkan yanımızı küçümseyen cesur yanımız, dinlenmek isteyen bedenimizi azarlayan çalışkan yanımız, aslında dış dünyadaki tahakküm ilişkilerinin içimizdeki yansımalarıdır.

Bu nedenle hiyerarşiyle mücadele yalnızca kurumları, yasaları ya da toplumsal yapıları dönüştürme meselesi değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürme meselesidir.

Çünkü eşitlik yalnızca insanlar arasında kurulacak bir ilişki değil aynı zamanda insanın kendi içinde de kurması gereken bir dengedir.

Belki de özgürlük, duyguların mantığa, bedenin zihne, başarının başarısızlığa üstün olmadığı ve insanın kendini sürekli yargılamak yerine anlamaya çalıştığı bir yerden başlar.

Akademide de durum farklı değildir.

Bilginin özgürleştirici olması beklenirken çoğu zaman bilgi bir güç aracına dönüşür. Unvanlar, yayın sayıları, kürsüler, komisyonlar ve görünmez ilişki ağları, kimin konuşacağını, kimin dinleneceğini belirler.

Oysa hayat bilgisi olan bir kadın, yıllarca fabrikada çalışmış bir işçi, toprağın dilini bilen bir köylü ya da mahallesindeki sorunları en iyi bilen bir yurttaş çoğu zaman uzman olmadığı gerekçesiyle bilgi sahibi kabul edilmez.

Bilgi bile hiyerarşinin konusu hâline gelir.

Kimilerinin sözü bilimsel bulunur, kimilerinin deneyimi değersizleştirilir.

Kimilerinin cümleleri kaynak gösterilir, kimilerinin yaşamı görmezden gelinir.

Aynı durum çalışma yaşamında da karşımıza çıkar.

Müdürün öfkesi yönetim becerisi sayılabilirken çalışanın itirazı disiplin sorunu olarak kaydedilir.

Yetkili hata yaptığında sistem onu koruyabilirken, yetkisiz bir kişinin küçük bir yanlışı bile ağır sonuçlar doğurabilir.

Çünkü hiyerarşi yalnızca görev dağılımı yapmaz aynı zamanda değeri de dağıtır.

Kimin önemli, kimin önemsiz olduğuna karar verir.

Engelli bireylerin yaşam deneyimi bu gerçeği her gün yeniden gösterir.

Bir kaldırımın ortasına dikilmiş direk, çalışmayan bir asansör, erişilemeyen bir kamu binası yalnızca teknik eksiklik değildir.

Bunlar aynı zamanda kimin hesaba katıldığını, kimin unutulduğunu gösteren politik tercihlerdir.

Çünkü eşitsizlik çoğu zaman nefretle değil, önemsememekle kurulur.

Hiyerarşi de tam burada görünür olur.

Bazı hayatların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği yerde.

Bazı ihtiyaçların öncelikli, bazılarının ise ertelenebilir görüldüğü yerde.

Devletler ve hukuk sistemleri de bu ilişkilerden bağımsız değildir.

Yasalar kâğıt üzerinde herkese eşit davranabilir. Ancak gerçek hayatın içinde sınıf, cinsiyet, yaş, engellilik, etnik kimlik ve ekonomik güç insanların haklara erişimini farklılaştırır.

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, insanların o salonlara hangi koşullarda ulaşabildiğinde de aranmalıdır.

Çünkü güç her zaman yalnızca karar verme yetkisinde değil, görünür olabilme imkânında da saklıdır.

Ve bütün bu hiyerarşik düzenin sonunda karşımıza en büyük tahakküm ilişkisi çıkar.

İnsanın doğa üzerindeki tahakkümü.

Erkek egemen yapının kadın bedeni üzerinde kurduğu denetimle, insanın doğa üzerinde kurduğu denetim arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır.

Her ikisinde de sahip olma arzusu vardır.

Her ikisinde de kontrol etme isteği vardır.

Her ikisinde de yaşamı kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendirme iddiası vardır.

Bir nehir enerji hattına dönüştürülür.

Bir orman maden sahası olarak görülür.

Bir hayvan üretim nesnesine indirgenir.

Bir toprak parçası yalnızca rant değeri üzerinden değerlendirilir.

Doğa konuşamaz varsayılır.

Tıpkı kadınların, çocukların, yoksulların, engellilerin ve dışlananların uzun yıllar boyunca konuşamaz kabul edilmesi gibi.

Oysa hiyerarşinin en büyük yanılsaması, gücün haklılık ürettiğine dair inançtır.

Güçlü olanın daha bilgili, daha değerli, daha akıllı ve daha önemli olduğuna dair inanç.

Bugün dünyanın yaşadığı ekolojik krizlere, savaşlara, derinleşen yoksulluğa ve toplumsal eşitsizliklere baktığımızda karşımıza çıkan şey yalnızca yanlış politikalar değildir.

Aynı zamanda bir üstünlük fikridir.

Birilerinin diğerlerinden daha fazla hakka sahip olduğu fikri.

Birilerinin daha fazla yaşam alanını hak ettiği fikri.

Birilerinin konuşurken diğerlerinin susması gerektiği fikri.

Belki de bu yüzden hiyerarşi yalnızca siyasal bir mesele değildir.

Aynı zamanda etik bir meseledir.

Nasıl yaşadığımızı, birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuzu ve doğayla nasıl bir bağ kurduğumuzu belirleyen temel bir meseledir.

Gerçek eşitlik, yalnızca iktidarın el değiştirmesiyle değil üstünlük fikrinin sorgulanmasıyla mümkündür.

Çünkü özgürlük, birilerinin en üste çıkması değil, kimsenin bir başkasının üzerinde yükselmek zorunda kalmadığı bir dünyanın kurulabilmesidir.

HİYERARŞİNİN AĞINDA KENDİMİZ, BİRBİRİMİZ VE DOĞA