
YAZAN VE SESLENDİREN: Hülya İNSEL
Bazı cümleler vardır.Söylendiği an canınızı acıtmaz. Çünkü o sırada canınızı hissedecek hâliniz bile yoktur.Yıllar sonra, bir gün durup düşünürken gelir oturur tam kalbinizin ortasına.Ve kendi kendinize fısıldarsınız:"Ben bunu gerçekten yaşamışım."Benim için o cümle şuydu:"Sürekli uyuyor, bu kadar da olmaz."
Bunu duyduğumda lohusalığımın yirminci günüydü.Anneliğimin de...Henüz 26 yaşındaydım. Dünyaya gözlerini yeni açmış minicik bir bebeğin annesiydim. Kucağıma sığan o küçücük beden, hayatını sürdürebilmek için bana ihtiyaç duyuyordu. Gecesi yok, gündüzü yoktu. Emzirmek, alt değiştirmek, gaz sancıları, ağlamalar, uyutmalar... Saatler birbirine karışmıştı.Üstelik sezaryen doğum yapmıştım.Bedenim hâlâ ameliyatın yükünü taşıyordu. Ayağa kalkarken canım yanıyor, oturup kalkarken dikişlerimi hissediyordum. Bir yandan anne olmayı öğreniyor, bir yandan yeniden yürümeyi öğrenen biri gibi bedenime alışmaya çalışıyordum.
Lohusalık dışarıdan bakıldığında sadece bebeğin doğduğu dönem gibi görünür.Oysa aslında o günlerde ikinci kez doğan annedir.Kimse bunu söylemez.Kimse annenin de yeniden dünyaya geldiğinden bahsetmez.
Kayınvalidem bana yardım etmek için gelmişti. Bugün dönüp baktığımda yaptığı yardımları inkâr edemem. Ama bazen fiziksel destek, ruhu dinlendirmeye yetmiyor.Çünkü insanın en çok ihtiyaç duyduğu bazen bir tabak yemek değil, yargılanmadan birkaç saat uyuyabilmektir.
O günlerde oğlum uyuduğunda ben de uyuyordum.Çünkü başka türlü ayakta kalabilmem mümkün değildi.Uyku benim kaçışım değildi.Tedavimdi.
Tam uyanacakken telefon konuşmasına kulak misafiri oldum.Kayınvalidem eşime,"Sürekli uyuyor, bu kadar da olmaz." diyordu.İnsan bazen tek bir cümleyle kendini suçlu hissedebiliyor.O an düşündüğüm ilk şey, "Demek ki fazla uyuyorum." oldu.Hiç "Ben daha doğum yapalı yirmi gün oldu." demedim.Hiç "Gece kaç kere kalktığımı kim biliyor?" demedim.Hiç "Bedenim hâlâ iyileşmeye çalışıyor." demedim.Onun yerine kendimi değiştirmeye başladım.Daha az uyudum.Daha çok ayakta kaldım.Daha çok çay taşıdım.Daha çok mutfağa girdim.Daha çok güçlü görünmeye çalıştım.
Çünkü fark etmeden bana öğretilen şuydu:Bir kadın anne olabilir ama önce iyi bir gelin olmalıdır.
Bugün o günleri düşündüğümde beni en çok üzen şey, bu sözün söylenmiş olması değil.Beni en çok üzen, bunu söyleyen kişinin de bir zamanlar lohusa olmuş bir kadın olması.İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.Neden kadınlar, en çok birbirlerinin yükünü hafifletmesi gereken zamanlarda birbirlerine yük oluyor?Neden doğum yapmış bir kadından dinlenmesi değil de hizmet etmesi bekleniyor?Neden "Uyu, ben bebeğe bakarım." demek yerine "Bu kadar da uyunmaz." demek daha kolay geliyor?
Belki de yıllardır nesilden nesle aktarılan görünmez bir miras bu."Ben çektim, o da çeksin."Oysa acı, paylaşıldıkça azalması gereken bir şeyken biz onu bazen kuşaktan kuşağa devrediyoruz.
Kadınlar olarak hayatın her döneminde güçlü olmamız bekleniyor.Kız çocukken uslu...Genç kızken dikkatli...Eş olunca fedakâr...Anne olunca kusursuz...Gelin olunca hizmetkâr...Ve bütün bunların arasında yorulmaya, dinlenmeye, hatta uyumaya bile çoğu zaman hakkımız olmadığı hissettiriliyor.
Oysa lohusalık performans göstereceğin bir dönem değildir.Yaralarını sardığın, bedenini dinlediğin, bebeğinle birlikte hayata yeniden alıştığın çok kırılgan bir zamandır.Bir lohusa uyuyorsa tembel değildir.İyileşiyordur.Dinleniyordur.Hayata tutunuyordur.
Bugün geriye dönüp o 26 yaşındaki hâlime bakıyorum.Ona sarılmak ve sadece şunu söylemek istiyorum:"Uyu... Vicdan yapmadan uyu. Çünkü senin dinlenmeye ihtiyacın var. Kim ne derse desin."Belki de kadınların birbirine verebileceği en kıymetli hediye tam da budur.Birbirini yargılamak yerine anlamak.Eksiklerini saymak yerine yükünü almak.Çünkü bir kadının omzundaki yükü en iyi yine başka bir kadın hafifletebilir.Ve belki dünya, tam da o gün biraz daha yaşanabilir bir yer olur.




