RÜZGÂRI İÇTİM BUGÜN

Güçlü rüzgârda yana doğru eğilmiş uzun hurma ağaçlarının gövdeleri ince ve yüksek, tepelerindeki uzun yeşil yapraklar rüzgârın yönüne doğru topluca savrulmuş. Gökyüzü büyük oranda gri bulutlarla kaplı, aralarda hafif mavi gökyüzü parçaları.

Yazan: Emine KAMÇI


Kütüphaneye gitmek üzere evden çıktım. Havanın sıcak olmasına karşın, durağa geldiğimde güzel bir esinti vardı. Yalnız değildim. Kadın bir yolcuyla ahşap bir kanepeye oturup otobüsü beklemeye başladık.

Bolca yaprakları olan, gür ağaçlı bir parkta gibiydik; rüzgâr, olanca gücüyle bedenimizin her bir hücresine, gözeneklerine doluyor, insanda yazın en sıcak anında buz gibi bir sudan kanarak içmiş hissi uyandırıyordu. Genellikle, durağa geldiğimde, kanepenin sol köşesinde, kıvrılıp uyuyan siyah bir kedi olurdu. Gayriihtiyari elimi uzatıp onun her zamanki yerini yokladım ama kedi yoktu. Yanımdaki kadına kediyi sorduğumda, az önce buralarda dolaştığını söyledi. Ne var ki şu an yoktu işte. Onu her görüşümde, tüylerini okşar, avuçlarımın altında titreşen mırıltısıyla ben de en az onun kadar huzur bulur, mutlu olurdum. Çok eski bir arkadaşım, kedilerin bu titreşimli mırıltısı için ‘onlar aslında içlerinden şarkı söylüyor,’ derdi.

Ansızın otobüsün yanaştığını fark edince, kediyle ilgili düşüncelerimden sıyrıldım. Basamakları tırmanıp içeri adım attığımızda bu kez de klimanın yapay ama ferahlatıcı serinliğiyle sarmalandık. Yine de hiçbiri dışarıdaki o cana can katan doğal esintinin yerini tutmuyordu.

Otobüsten indiğimde, telefonum iki kez üst üste çaldı. İkinci kez arayan, tam da az önce aklımdan geçirdiğim kadın dostumdu. Kütüphaneye doğru gittiğimi, orada yaklaşık bir buçuk saat kadar kalacağımı söyledim. Arkadaşımsa, işim bittikten sonra buluşmak isteyip istemediğimi sordu. Tabii ki hemen kabul ettim. Kütüphanede işim biter bitmez de arkadaşım yanıma gelmişti zaten. Oradakilerle vedalaşarak hemen kütüphaneden ayrıldık.

Dışarıda uzunca bir süre yürüdükten sonra rüzgârı bol, havadar bir kafeye oturduk.

Sohbetin ve dostluğun koyulaşmasıyla zaman geçerken, masaya karışık tostlarımız ve dumanı tüten çaylarımız geldi. Tam da tostumdan ilk ısırığı alacakken, ansızın siyah bir kedi masanın üstüne hoplayıverdi. Kısa bir şaşkınlığın ardından ilk refleksle tostumdan bir parça koparıp yere attım. Tabii ki kedi de lokmanın peşinden çevik bir hareketle aşağı zıpladı da çayların masaya devrilmesi son anda önlenmiş oldu.

Ogün gerçekten rüzgâr bize su içirir gibi yaşama sevinci aşılıyordu. Ancak yürümeye devam ettiğimizde sıcağın ağır yükü kendini yeniden hissettirmeye başladı. Bu yüzden bulduğumuz her gölgeli bankta, her küçük parkta mola vererek bu tatlı esintiden sık sık yararlanmasını bildik.

Ancak, akşam üzerine doğru, gökyüzünün rengi hafifçe değişmeye, rüzgârın o ferahlatıcı dokunuşu, yerini tekin olmayan bir kuruluğa bırakmaya başladı. Birkaç saat önce ciğerlerimize su gibi çektiğimiz o tatlı esinti, ne var ki doğanın en savunmasız anında, amansız bir düşmana dönüşebiliyordu. Haberlerde izlediğimiz ciğerlerimizi dağlayan orman yangınları, ansızın aklıma geldi. İnsan eliyle ya da başka bir nedenle kıvılcımlanan bir ateş parçası, rüzgârın kanatlarında kilometrelerce öteye taşınıyor, tüm yeşili, börtü böceği, dahası, ormandaki binlerce yaşamı bir anda yutup yok ediyordu. Aynı rüzgâr, bir yanda insana yaşamı sunarken, diğer yanda yangınları körükleyen devasa bir güce dönüşebiliyordu. Doğanın dengesi böyle hassas, işte bir o kadar da acımasızdı.

Her şeye karşın, arkadaşımla bu birliktelik sırasında, parktaki ağaçların rüzgarla savrulan yaprakları arasından süzülen son güneş ışıklarını fark ettiğimde, içim o anda huzurla doldu. Bu kez gerçekten çevremiz, hışırdayan, gür ağaçlarla kaplıydı. Sanki kentin göbeğinde değil de serin bir ormanın yüreğindeydik. Dünya ne kadar yanarsa yansın, fırtınalar ne denli yakıcı eserse essin gerek birbirimize gerekse yaşama karşı beslediğimiz duygular, sevgiler var oldukça, hiçbir rüzgâr, umudun kıvılcımını tamamen söndürmeye yetmeyecektir.

RÜZGÂRI İÇTİM BUGÜN