
YAZAN: Hande KEYKUBAT
Bu aralar benim yönetiminde bulunduğum bir derneğin de başkanı olan, kör camiasında da oldukça iyi tanınan hukukçu sosyal hizmet profesörü hocamız Kasım Karataş'ın TRT Radyo 1'deki bir programını dinlemiştim yıllar önce. Hocam çocuk istismarıyla ilgili oldukça bilgilendirici, herkesin de iyi anlayabileceği bir röportaj veriyordu. O programda, çocuk istismarının genellikle sokakta gördüğümüz yabancı, kaba tavırlı ya da hırpani tiplerden değil çocuğa yakın olan, aileden, akrabalardan, sevilen diğer yakınlardan kaynaklanma olasılığının daha fazla olduğunu söylüyordu. Bu kişilerin zaman zaman çocuğun çok sevdiği, dolayısıyla uğradığı istismarı kimseye anlatamayacağı kişiler olabileceğini de ekliyordu. Hani girdiğimiz sınavlarda bir sorunun yanıtını çok kolay bulduğumuzda "yok canım, bu kadar da kolay olamaz" deyip farklı yanıtlar ararız ya, bu bilgi de aslında hepimizin gözünün önünde olan, tam da bu nedenle hepimizin göz ardı ettiği bir bilgi. Çocuğumuza yabancılara fazla yaklaşmamasını, onların götürmeye çalıştığı yere gitmemesini, onlardan bir şey almamasını öğütleriz. Elbette yersiz bir öğüt değildir bu. Tanımadığımız kişilerden neyin gelebileceğini bilemeyiz çünkü. Biz yetişkinler de yabancılara karşı ister istemez bir mesafe koyma gereği duyarız. Onları tanımadığımız için geliştirdiğimiz bir koruma mekanizmasıdır bu. Peki ya tanıdıklarımız? Bizim tüm alışkanlıklarımıza, zaaflarımıza, beklentilerimize ve taleplerimize vâkıf olanlar? Saçtıkları gülücüklerle, verdikleri öpücüklerle, güzel sözlerle, kibar tavırlarla bizi boğarak altımızı oyanlar, koruma zırhlarımızı delik deşik etmesine izin verdiklerimiz? …
İnsanların habere doğru ya da yanlış demeden her koldan erişebildiği bu dönemde, benim kanımı donduran haberler arasında başta gelenler, kadına şiddete dair haberler oluyor bu aralar. Boşandığı eşini barışmak için bir mekâna çağırıp bıçaklayan ya da vuranların haberleri, boşanma aşamasında olduğu eşinin evine uzaklaştırma kararlarına, hatta elektronik kelepçelere rağmen gidip onu çocuklarının gözü önünde öldürenlerin haberleri, işe gitmek için otobüs durağında bekleyen eski eşini çekip vuranların haberleri... Birkaç hafta önce yatağımda uzanırken dinlediğim, çocuklarını korumak için çaresizce "yapma ne olur! yapma!" diye yalvaran bir kadını, üstelik de insanların olduğu bir dış mekânda defalarca bıçaklayan, insanlıktan nasibini almamış demeyeceğim, çünkü tam olarak aşağılık insan profiline uyan bir herifin haberi, saatlerce uykusuz kalmama, göğsümün dakikalarca sıkışmasına sebep olmuştu. Niye bu kadar şiddet görüyordu bu kadınlar! Üstelik bu saydığım şiddet türleri, şiddetin görünen halleri yalnızca... Erkeklerin eşi para kazanıyor ve kazandığı parayı harcıyor diye uyguladığı, kimsenin pek tanık olmadığı şiddet, kadının beden algısını bozma amaçlı sözel şiddet, cinsel ilişkiye girmeyi reddettiği ya da girmek istediği için yaşadığı şiddet... Yüzeysel bir okumayla "canım kadınlar da aptal olmasın. Evlilik öncesi bir şiddet eğilimi gördüğü zaman vazgeçsin" diye kestirip atma kolaycılığına kaçmamak gerektiği düşüncesindeyim ben bu bağlamda. Kadının şifacı doğası ve romantik karakteri uğradığı şiddette elbet önemli rol oynuyor. Evlenince düzelir, o beni koruyor, ya da ben onu değiştiririm psikolojisi bana kalırsa da terk edilmeli. Bununla birlikte, şiddetin aslında gözle görünmeyen, tadı hissedilmeyen, şekerle kaplanmış tatlı formlarda sunulduğu, ambalajının cicili biçili parlatıldığı, hatta bebeklikten beri kadınlar tarafından bile meşrulaştırıldığı da asla unutulmamalı. Kız çocuğu kahkaha atar, ona sessiz olmasını önce anne söyler. Giydiği kıyafetten dolayı önce komşu teyze azarlar. Oğlan çocuğu televizyonun karşısında kıçını devirip yatarken kız çocuğu yemek pişirmeyi, sofra kurmayı ve oğlan kardeşe hizmet etmeyi öğrenir. Oğlan çocuk istediği saatte dışarı çıkıp eve gece yarısı dönebilirken, kız çocuğu akşam ezanından önce evde olmalı, anneye ev işlerinde yardım etmelidir. Erkeğin cinsel organının ucu kesilirken düğün dernekler kurulur, kız regl olduğunda "aman kimse duymasın". Erkek bir kızla görüldüğünde "maşallah benim oğluma", kız bir erkekle görüldüğünde "sen büyüdükçe bizim başımıza orospu mu olacaksın!"
Çocukluktan hem oğlana hem de kıza telkin edilen bu çekirdek inançlar, gençlikte ve yetişkinlikte yanlış ilişkiler yaşanmasına, yanlış tercihler yapılmasına sebep oluyor işte. Benim hem kendi ilişkilerimden hem de çevremdekilerin deneyimlerinden edindiğim gözlemim şu: Şiddet eğilimi, fazla sahiplenmekten, karşı tarafı birey olarak değil bir mal ya da korunması gereken değerli bir süs eşyası olarak görmekten kaynaklanıyor her şeyden önce. Korunmak, sahiplenilmek, kıskanılmak ve göz alıcı hediyeler almak da hem genetik kodlamalar hem de bebeklikten beri yapılan telkinler itibarıyla kadınların sevdiği şeyler. Kadın kendisini saran güçlü kollara, kendisine verilen gösterişli hediyelere ve erkeğin onun için birileriyle kavga etmesine kendini o kadar kaptırıyor ki, erkeğin kendisini farklı tercihleri, farklı karakter özellikleri olan bir birey değil de sahip olduğu, koruması ve iyi bakması gereken bir değerli maden olarak gördüğü gerçeğini kolayca göz ardı ediyor. Erkeğin flört aşamasında çoğu kez gülerek ve şefkatli bir tonla söylediği "Aşkım diğer erkeklerle fazla gülüşerek konuşma. Aşkım saat bilmem kaçta evde ol. Balım o kıyafeti giyme. Çiçeğim yoruluyorsan çalışma ben sana bakarım. Sevgilim sen markete gitme, alışverişi ben yaparım" gibi sözler ve arkasından mazeret olarak eklenen "ben seni o kadar seviyorum ki, sana bir şey olmasını/sana bir şey demelerini/seni üzmelerini/senin yorulmanı istemiyorum" cümlesi, aslında alttan alta, şekerle kaplanmış şekilde, "ben senin dizginlerini tamamen ele geçireceğim ve sadece benim vitrin süsüm olacaksın. Bana aykırı gittiğinde ise, o vitrin süsünü kırmaktan, bir kenara atmaktan asla çekinmem" mesajıdır. Özellikle babaların kız çocuklarına, annelerin de oğlan çocuklarına öğretmeleri gereken ilk ders, sevginin pasivize etmeyen, saklamayan, kişinin tercihlerini göz ardı etmeyen, koşulları olmayan, tam tersine büyüten, güçlendiren, destekleyen, güvenen bir eylemsellik gerektirdiğidir. Sahiplenmek değil serbest bırakmak olduğudur. Yalnızca bir erkek bir kadından değil, kimse kimseden tercihlerine, doğasına, mantığına uymayan bir şeyi, gülerek, kucaklayarak, güzel hediyeler alarak da olsa hiçbir zaman isteyememelidir. Şiddet kamusal alanlarda elinde silâhla, bıçakla dolaşan, her yerde terör estiren tiplerden geldiğinde önlem almak kolaydır. En tehlikeli şiddet, "sen benim namusumsun, o yüzden erkeklerle gülüşme, şakalaşma, bilmem hangi saatte evinde ol, benim yanımdayken bir yere ayrılma, ben bir yere gidersem de beni bekle bir tanem. Seni o kadar seviyorum ki, sana biri bakıp güldüğünde bile içim acıyor hayatım. Ben televizyon izlerken sen de sofrayı kuruver çiçeğim. Çocuğun altını değiştir, bak ağlıyor karıcığım. Hadi gel beni boşalt da rahat uyuyayım kraliçem!" şekerleriyle kaplanan sinsi şiddettir. Çünkü kadın bunlardan herhangi birini herhangi bir sebeple yapmadığında, devlet de onu korumak için yeterli ve gerekli önlemleri almadığında, işte hepimizin kanını donduran ve göğsümüzü sıkıştıran haberlerin düşmesine zemin hazırlanmış olur...



