BİR ZAMANLAR

Kalabalık bir panayır alanını gösteren bir resim. Ortada renkli balon demeti taşıyan bir satıcı; balonlar yuvarlak, kırmızı, sarı, mavi, yeşil ve beyaz tonlarda. Arka tarafta büyük, beyaz bir çadır kurulmuş, önünde sıra hâlinde toplanmış insanlar ve çocuklar. Çevrede, çoğu kırmızı fesli, geleneksel Osmanlı kıyafetleri giyen çok sayıda kişi geziniyor; bazıları sohbet ediyor, bazıları çocuklarla birlikte. Sağ tarafta uzun cübbeli, esmer tenli bir adam zurna benzeri bir çalgı çalıyor, yanında omzun

YAZAN: Yayla BOZTAŞ

Yıllar sonra bile çocukluğumda yaşadığım bayramları anımsamak beni çok heyecanlandırıyor. Keşke heyecanıma bulaşan bu özlem ve hüzün olmasaydı. Bizim yaşadığımız o günleri, çocuklarımızın yaşayamamış olması büyük kayıp. Bu sevinci, bilinci ve coşkuyu onlardan neden esirgedik diye düşünmeden edemiyorum.

Biz bütün bayramları coşkuyla kutlardık. Her 23 Nisan; cıvıl-cıvıl, rengârenk kuşlar, tül kanatlı kelebekler gibi çocukların doldurduğu bir okul bahçesini anımsatır bana. 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim yaşamımızda yer eden, çocukluk anılarımızın unutulmaz görüntüleriyle hâlâ aklımda. Stadyumlarda yapılan spor etkinlikleri, gençlerden oluşturulan kuleler, beyaz şortlar, kırmızı bayraklarla yapılan geçit törenleri. Okulun en uzun boylu delikanlısının bandonun önünde atıp tuttuğu majör sopası. Pırıl-pırıl parlayan enstrümanlar, her okula ait değişik renk flamalar. Ağzına kadar dolu tribünlerden bu coşkuya katılan binlerce insan.

Bütün insanların sokaklarda olduğu, çocukların sevindirildiği, öğrencilerin, askerlerin alkışlandığı bayramlar. Renk, kahkaha, alkış, birlik beraberlik ruhu. Herkes aynı olaya odaklanmış coşku içinde tek kişi, eşit, mutlu.

Çocukluğumdaki bu bayramların aklımdan hiç çıkmayan ayrıntılarıyla sevinirken bir yandan hüzünleniyorum. Benimle yaşıt olanların da aynı duyguları yaşadığı kanısındayım. Acı olan öyle bir dönem gelecek ki bu günleri bilen, yaşayanlar aramızdan ayrılacak ve kocaman bir unutkanlık çöreklenecek o güzel anılarımızın üstüne. Çok yazık…

Sizinle bir Cumhuriyet Bayramı gününü paylaşarak belki çocukluğumuza bir dönüş yapabiliriz diye düşünüyorum.

Bayramdan en az bir hafta önce okul bahçesinde yürüyüş provalarımız başlardı. En önde trampet ve borularıyla izciler- o zaman yavrukurt derlerdi- önlerinde okulun flamasını taşıyan bir oymak başı. İzcilerin arkasında siyah önlük, beyaz yakalarıyla diğer öğrenciler, öğretmenin çaldığı düdüğe uyarak uygun adım yürürlerdi. Bazen düdük yerine öğretmenin gür ve otoriter sesi duyulurdu. Sol sağ, sol sağ, sol sağ… Yürüyüş adımlarından da sanki aynı ses çıkıyor gibi olurdu, sol sağ sol sağ. Ciddiyetimiz, öğretmenin disiplininden çok, bize iyice öğretilen bu önemli günün içimize işlemiş gururu ve sorumluluğundandı. Başımız her zamankinden dik, ayaklarımız aynı anda yere değer, kollarımız aynı açıyla öne arkaya gidip gelirdi. Öğretmenin sol sağ komutunu büyük ihtimalle içimizden yinelerdik. Ciddi, istekli ve coşku içinde olurduk. Kolay mı 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramımızı kutlayacaktık.

Bayramdan bir gün önce, son derste öğretmenimiz “Yarın sabah gelirken herkes çiçek getirsin. Atamızın büstünü süsleyeceğiz, şimdi koroda olanlar dışında isteyenler gidebilir.” derdi. Bayramda okuyacağımız marşları tekrar tekrar hiçbir yere bakmadan o kadar güzel okurduk ki öğretmenimiz çok mutlu olurdu. “Aferin çocuklar çok başarılı bir prova oldu. Size güveniyorum. Bayramımızı en iyi şekilde kutlayacağız” diyerek çalışmayı bitirirdi.

O akşam çok heyecanlı olurdum. Cumhuriyetin kuruluş yıldönümlerinden birini daha kutlayacaktık. Bu günleri bize sağlayan sevgili Atamıza olan minnetimizi, saygımızı, sevgimizi sunacaktık. Bayram sevinçti, neşeydi, mutluluktu.

Annem giysilerimi ütülerdi, yeni çorap, yaka ve ayakkabılarım, kolalı beyaz tafta kurdelelerimle bayrama hazır olurdum. Öğretmenimizin istediği çiçekleri bahçemizden toplardım. Evimizin küçük bahçesi kasım patları ile doluydu. O zamanlar şimdiki gibi çiçekçiler yoktu, herkes bahçesinde çiçek yetiştirirdi. Evler çoğunlukla bahçeliydi, birbirine yaslanmış insanlar gibi kucak kucağa. Apartmanlar yok denecek kadar azdı. Her şey çok daha güzeldi.

Annemler de ben çıkarken, hazırlanmaya başlarlardı. Çünkü geçit töreninin yapılacağı caddenin çevresindeki yerler hemen tutulurdu. Caddeyi gören evlerde, otellerde bütün pencereler saksıdaki çiçekler gibi insanlarla dolardı. Duvarların üstü, kaldırımlar, bazen ağaçlarda bile insanlar bulunurdu. Bayram kutlamalarına katılmamak için bir mazereti olmazdı insanların.

Kucağımda bir demet rengârenk kasımpatı, içimde anlatılmaz bir sevinç, dilimde söyleyeceğimiz marşların ezgisi, sevinç içinde yola koyulurdum. Tam bir bayram çocuğu, başka nasıl olabilirdim ki?

Okula yaklaştığımda bahçeden gelen çiçeklerin kokusunu alırdım. Bugün bile mevsimi gelince çiçekçilerde kasımpatı gördüğümde satın almayacaksam bile koklarım. Çünkü kasımpatı beni yıllar öncesinin okul bahçesine, çocukluğuma, sevgili Atamın çiçekler arasındaki büstüne götürür. Bu ancak duyumsanır, anlatılamaz.

Bahçe, törene katılacak bütün öğrenciler, en şık kıyafetlerini giymiş öğretmenler ve bazı velilerle dolu olurdu. Asker kostümü giydirilmiş çocuklar nedense küçük öğrencilerden seçilirdi. Daha sevimli göründüğünden mi ne! Küçücük askercikler, yüzlerine takmaya çalıştıkları ciddi bir ifadeyle çevrelerine bakarken çok sevimli görünür, herkesin ilgisini çekerlerdi.

İşte o güçlü düdük. Kalabalık öğrenci grubu, bir anda taş atılmış göl gibi dalgalanır, oluşan insan girdabı döner, provalarda belirtilen yerlerine yerleşirlerdi. Bir iki öğütten sonra okulumuzun demir kapısından sıra-sıra sokağa çıkarılırdık. Bayramı izlemeye gidemeyen birkaç esnaf, buruk bir coşkuyla alkışlardı bizi. Nasıl bir duyguydu alkışlanmak. Gururlanırdık, ben mi öyle hissediyordum; yoksa alkışlanmak her zaman insan için gönenme vasıtası mıydı?

Sırayı bozmadan, adımlarımızı birbirine uydurarak, marşlarımızı söyleyerek, tören alanındaki yerimize gelirdik. Şehrin en büyük caddesi iki yanı insanlarla dolu olduğu için daha görkemli görünürdü. Kentteki okulların öğrencileri kendilerine ayrılan bölümlere yerleşirlerdi. Bu kadar kişinin bizi seyretmeye gelmiş olması müthiş bir duyguydu. Önemliydik, seviliyorduk, okulluyduk, vardık, Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorduk.

Vali, üstü açık arabayla geçerken, ayağa kalkar, şapkasını çıkarıp “Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!” diyerek halkı selamlardı.

Kasalarında değişik meslek gruplarını taşıyan kamyonlar geçit törenine katılırlardı. Mesleklere göre hazırlanmış dekorun içinde, terzi elbisesini dikerek, madenci kömürünü kazıyarak, demirci demirini döverek, fırıncı, ayakkabıcı, çitçi daha bir yığın meslek grubu işlerini yaparak geçerdi halkın önünden. İnsanlar, kendilerine sunulan hizmetlere, minnet, teşekkür ve sevgilerini iletir gibi coşkuyla alkışlardı bu emekçileri.

Kurtuluş Savaşı’nı başaran, bu günleri bağışlayan yıllar öncenin kahramanlarının yerine koyulan askerlerin geçit töreni de coşkuyla karşılanırdı. Bitmeyen bir alkış ve yaşa sesleriyle uğurlanan askerlerden sonra öğrencilerin geçit töreni başlardı. Kentteki bütün okulların öğrencileri, Önlerinde öğretmenleri, alkış sesleri eşliğinde uzun bir insan seli gibi akardı caddenin ortasından.

Tören bitince aynı disiplinle, sokaklardan geçer, önce okullarımıza giderdik. Öğretmenlerimiz bize teşekkür eder, yeniden bayramımızı kutlar, yarın tatil olduğunu söyler, bizi evlerimize gönderirlerdi. Elimizde bayraklarımızla, sokaklara dağılan bayram izleyicilerinin arasına karışırdık. Sevinçli, rahatlamış yüzler güle oynaya evlerinin yolunu tutardı.

Bütün insanları alanlarda tek yapan bu güzel günleri özlemle anarken gelecek bütün bayramlarınızı kutlarım.

BİR ZAMANLAR