YAZAN: Yayla BOZTAŞ
Her sabah yüzüme değen ıslak bir burunla uyanırım. Gözümü açtığımda Tekir yeşil gözleriyle bana bakar, kucağıma süzülür, mırıl mırıl türkü söylemeye başlar. Bu beraberlik bizim için çok güzeldir. Ama annem her gördüğünde “Alma şu cenabet hayvanı kucağına (cenabet kedi nasıl oluyorsa artık), kısmetini bağlıyor, otuz beşi geçtin, hâlâ kediye sarılıp uyuyorsun; senin sarılacağın şimdi bir kedi mi olmalıydı?” diye hiç bıkmadan söylenir durur. Önceleri azarları keyfimi kaçırırdı; alıştım sonra… Yaşam boyu ezberletilenleri unutamayan anneyle olunca her şeye alışıyorsun.
Durmadan evlenmemi söyler, mürüvvetimi görmek ister ama daha cümlesi bitmeden yapılacak işleri sıralamaya başlar: “Yarın sarma sar Ayten, buğday ıslat, aşure zamanı geldi. Bu halıların püskülleri kararmış, perdeler de çok kirlenmiş Ayten!”
Hadi yapamam de Ayten! Cevap hazır: “Sen dururken ben mi yapayım a kızım, benim ne canım var ki, bir ayağım çukurda zaten.” Eee evlen deyip duruyorsun, ben de gidersem, yaşlı, ağrılı kadınsan… Sözümü ağzıma tıkar. “Aman kızım hele sen evlen bulunur bir çaresi! Bu ev hepimize yeter. Kocan olacak adam razı gelirse (neden gelmesin ki) hep beraber yaşar gideriz. Ben ölünce ev zaten sizin.” Oh, kedi yerine bir adama sarılayım diye işlerim iki katına çıksın. Üstelik adamın ailesine karşı sorumluluğum, “Annene bakıyoruz benimki anne değil mi?” yakınmaları, laf dokundurmalar, kocalık beklentileri… Namusumun bekçisi olacak ya duymam gereken minnet de cabası. Sırf o yaşarken yuvamı görsün diye…
İşlerimi yaparken içimden konuşurum hep. Sorarım, cevap veririm, gülerim, kızarım; kendi içime döner, düşüncelerimdeki taşları ayıklarım. Yanımdan hiç ayrılmaz. Elinde örgüsü peşimde dolaşır durur. Yüzüme krem sürerken bile aynaya beraber bakarız. Kendinden sonra düşeceğim durumu öyle güzel serer ki gözümün önüne… Nasıl da iyi bir oyuncudur o; yılların tiyatrocusu sanırsın. Meğer içine saldığım dert ne derinmiş diye düşünür, üzülürüm.
Onun kadar yaşlı aynanın çerçevesinden, ailenin bütün bireyleri bana bakar gün boyu. Kırık çizgilerin arasından, donmuş, paslı gözlerle… Anneannem, babam, babamın gönlü kalmasın diye babaannem, ağabeylerim takılıdır çerçeveye. Böylelikle hepsini yaşamımıza kattığını sanır. Ben evlenir gidersem benimkinin yeri de hazır… Ne zaman aynaya baksam, yanımda bir yığın insan görür, yalnızlığımı, hiçbir şeyin ortasında olma duygumu onlarla unuturum.Aynanın önünden geçtikçe sanki düşündüklerimi okurlar. O günkü ruh halime göre kınayan, acıyan, üzülen gözler beni izler durur. Onlara ezik görünmemelisin. Kenarlarına overlok çekilen halılar gibi bütün düşündüklerini bilinçaltına at. Kapıpkoyverirsensökülür gider yaşamın. Yakınırsın, ağlarsın, pişman olursun… Saçaklanma, sökülme, özleme, ağlama, hayal etme Ayten! Ruhuna overlok çek… Yeni gibi dur, dik dur seni öyle sansınlar. Yalnızca başkalarına yarayacak duyguları salıver gitsin…
Gün boyu peşimde dolaşmaktan yorulur, akşam çayını beklerken bazen oturduğu koltukta uyur kalır. Seslendiğimde bir yalnızlık düşünden uyanmış gibi sevinir. Böyle akşam üstlerinde onunla incecik, zaman zaman güldüren, kırılgan hüzünler yaşarız.
Gelin oluşunu, çocukluğunu anlatır, sandığından kurt yeniği anıları çıkartır önüme serer. Kurdeleyle bağlanmış fotoğrafları, sararmış bohçanın içindeki küçücük giysilerimi, fistolu şapkamı, içinde sakladığı ilk saçlarımı gösterir, koklar, bana da koklatır…
Parçaları ulayarak yaptığı bohçadaki kumaşların kimin giysisine ait olduğunu hiç unutmaz. “Bu nişanlığım, bu babanın gömleği, Semih’in önlüğü, bu da senin 23 Nisan elbisen…” O günlerdeymiş gibi dalar gider, kumaşların üzerinde gezdirdiği ellerine sanki çiçeklerin renkleri bulaşır, kadife gibi sıcacık gülümser. Gözleri dolar, kucaklara sığmayan kocaman kızının küçülmesini ister gibi özlemle bakar gözlerime. Başımı göğsüne yaslar, yanağıma değen, beyaz, cansız saçlardaki o ipeksi pırıltıların, güzel buklelerin nereye gittiğini düşünürüm. Giysiler, saç telleri, kâğıtlar, bez parçaları aklanabilirken elimizden uçup giden asıl güzellikleri tutamayışın pişmanlığını yaşar, kucağına sığacak kadar küçülmek isterim ben de.
Böyle anlarda onu bağışlarım. Zahireci Osman Efendi’nin oğlu Mesut’la evlenmediğim, kediye sarılıp uyuduğum için beni azarladığını unuturum. Akıllıdır benim annem, hemen duygusallığımı yakalar, anında hayal âleminden çıkar, başlar “Kızım aşure malzemesini, pirinci, bulguru Mesut’tan al; çok güzel onların ürünleri.” demeye.
Bıkmadan her gün anar Mesut’u. Adamın da niyeti mi var ne? Bizim evin önünden geçerken çaktırmadan pencereye bakar. Her sabah dokuzda, hiç şaşmaz. Perdenin arkasına saklanır geçişini izlerim. Gören olsa yolunu bekliyorum sanacak. Ah Ayten sen de az değilsin ha! Hem istemezsin hem de beklersin. Bizim oradan geçerken nasıl da dik yürümeye çalışır. Göbeğini içine çekiyormuş gibi gelir bana. Boynu komik durur omuzlarının üstünde… Ne zaman tökezleyip düşecek diye bekler, gülerim. Geçen gün yakalandım, “Ne gülersin kendi kendine, söyle ben de güleyim,” dedi annem, görünce de yüzüme kınayarak baktı, “Buldun da bunadın, aslan gibi adam. Nesi varmış? Kadın kıymeti bilir. Koca dükkân onun emrinde. Babası bugün var yarın yok. Bundan iyisini mi bulacaksın?”
Doğru ondan iyisini mi bulacağım? Bu Allah’ın unuttuğu kenar mahallede beni gören başka kim var? İşlerim bitince camın önünde ya da o küçük parkta oturmaktan başka ne yapıyorum ki? Bu park daha çok, kimsesi olmayan yaşlı kadın ya da erkeklerin dinlenme yeri. Hepsi, burada çoğullaşan tekler, kurulan dostlukları parkta bırakıp evlerine giderken tekleşen insanlar. Orada oturunca ben de onlardan biri olmuyor muyum?
Geçen gün parkta biraz uzun oturdum galiba. Dönünce “Nerede kaldın kızım, iki saat oldu gideli?” demez mi? Nereye gittiğimi sanır ki? “Bulgur almaya gitmiştim, Mesut beni dükkânın arkasına çekiverdi, kapıyı da kapadı. Haklıymışsın, tam dediğin gibi aslan gibi adammış, bundan sonra her şeyi ondan alacağım. Elbet günü geldiğinde evlenmek de ister, hele tadımı alsın.” desem acaba ne yapar? Ay kıyamam delilenir kadın, evlenmeden bir erkekle beraber olmak! Evliyken ne bekledi ne yaşadı ki aynısını benim için düşünsün? Sevmek de neymiş? Ne için yaşar onun gibiler. Kızları sırf evlensin, namusuna bekçi, eksik eteğini tamamlayacak erkeği olsun yeter!
Ne düşündüyse, geçenlerde babaannemin aynadaki resmini ters çevirdi. “Neden?” dedim. “İçimden öyle geldi. Onu yalnızlığa mahkûm ediyorum, kendinden başkasını göremesin. Hep kendi içine baksın, bana çok çektirdi.” dedi. “On yıl çocuğum olmayınca kısır gelin oldu adım. Babandan ayrılmamı istedi. Sorunun oğlunda olduğunu öğrenince ‘Gelin, sana bilezik yapacağım, sakın derdin oğlumda olduğunu söyleme kimselere!’ diye yalvardı. Çok huysuzdu rahmetli, ‘Patatesin kabuğunu ince soy gelin, soğanı küçük doğra gelin, leğene o kadar su koyma, önce küçülen sabunları kullan gelin, sıpanı bağırtma gelin…’ Gelin, gelin, gelin… Bir bardak kırdığımda kırılırsa kırılsın, canım sağ olsun diyemedim hiç, hep korktum.” “O zaman hepten çıkartsaydın aynadan” deyince “Olmaz babanın ruhuna malum olur üzülür; hem ayıp.” dedi. İncecik bir hüzün yüreğimi dalayıp geçti. Verdiği sözü tutmazsa ölmüş kocasının ruhunun incineceğinden, ayıp hatta günah olacağından çekinmek… Nasıl duygu bu, canım benim…
Tedaviden sonra üç çocuğu olmuş; İki ağabeyim ve ben... Oğlanlar evlenmiş, başka kentlere gitmiş. Ben de evlenip gidersem, ardım sıra elinde örgüsüyle gezen bu yalnız kadını unutabilir miyim? Kurduğum masada tabağının, katladığım çamaşırda giysilerinin olmayışını nasıl kabullenebilirim? Çerçeveye takılan resimlerin seninle olmayacağını ne çabuk unuttun Ayten!
İçimi ılıtacak, bana ait bir evin özlemini çekmek, açacağım kapıda elinde ekmek, belki de çiçekle gülerek yüzüme bakacak erkeği beklemek aklımdan geçerken bu ürküm neden peki?
Sokakta erkeğinin koluna girmiş, elini tutmuş kadınları kınıyor muyum, kıskanıyor muyum? Bazen ellerini ayırıp aralarından geçme isteğim nasıl da utandırıcı. Annesini bırakamayan ama bir erkeğe özlem duyan, ya da ikisi arasında sıkışan üçüncü ben… Şimdi ben üç ayrı kişi miyim?
Son günlerde “Ben artık her faninin tadacağını bekliyorum.” diyor. Neden insanlar ölüm için gün sayar ki? Aynı erkekle elli yıl evli kalmak mı yaşamdan kadınların payına düşen? Evlilik neydi onun için? En çok ne beklerdi kocasından, ne duydu? “Yemekte ne var hanım? Bu donun lastiği gevşemiş, çorabın burnu delinmiş…” Düşününce gülümsediği, yüzünde güller açtıran, yüreğinden kuşlar uçurtan duygular yaşadı mı hiç? Anlatmadığına göre!
Evliyken bütün erkekleri kocası gibi bilmiş, kızınca hepsine kızmış, korkunca hepsinden korkmuş. Yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, ütü yapmak gibi görev bellemiş sevişmeyi. Üstelik bu iş için istekli olmanın iffetsizlik olduğu fısıldanmış kulağına; erkeğinin gönlünü yapmazsa cehennemlik olacağı da. Yıllarca başkalarının estirdiği rüzgârların önünde savrulup gitmiş. Şimdi de her faninin tadacağını bekleyerek gün sayıyor. Ya ben de gidersem!
Beni mevlitlere götürüyor. Altın dişli hafız “Geldi bir akkuş kanadıyla revan, arkamı kuvvetle sığadı heman” der demez bütün kadınlar, ak kanatlı kuşlar gibi birbirlerinin arkasını okşamaya başlıyorlar. En çok da benim… Göğe ağacakmış gibi ruhani, masumiyet kesilmiş yaşlı, yaşmaklı kadınlar… Gözüm anneme değiyor, aralarında en mutlusu da o. Beni kutsuyor elli altmış yıl evli kalmış, görevleri tamamlanmış, unları elenmiş elekleri asılmış mübarek kadınlar. Onlara göre acınacak; evlenmeyerek Allah’a karşı gelen günahkâr bir kız kurusuyum ben. Öyle mi?
Annem, yan komşudan dizlerini döverek geldi. “Mesut’un babası ölmüş. Gece uykuda kuş gibi uçup gitmiş zavallıcık; oğlunun mürüvvetini de göremedi yazık!” Üzerine basa basa söylenen “Oğlunun mürüvvetini de göremedi yazık!” ve göz altından beni suçlayan bakışlar… Söylediğinde olur deseydim bırak mürüvveti, torununu- büyük ihtimalle küçük Osman’ı bile görürdü büyük Osman. Ya yine bende kaldı suç!..
Suçluluk duygusunu üstüme öyle bir yıktı ki kıramadım; börek tepsisi elimizde, yüzümüzde keder, başsağlığına gittik. Bildik ölü evi. Ağlaşanlar, dua okuyanlar, hizmet edenler… Mesut’un annesiyle bu kadar yakın olduğunu bilmezdim. O nasıl kucaklaşma öyle, birlikte sağa sola sallanmalar, ağlamalar; şaştım kaldım… Elimden alıp kadına uzattı börek tepsisini. “Ayten’im yaptı.” dedi. Oysa böreği yapan kendisi.
Bitmeyen becerisi gene kazandı, nasıl oldu anlamadım, elimde tepsi hizmetteyim. Habire yiyecek taşıyorum konuklara. Oysa bu işi yapacak benden genç çok kişi var. Odaların kapısı çıkarılmış, kadınlar, erkekler ayrı yerde oturuyor. Başıyla erkekler kısmını göstererek içecek dolu tepsiyi elime tutuşturuyor. Herkes Mesut’un çevresinde oturmuş, fazla konuşmadan bildik teselliler dillerinde. Eğilip tepsiyi uzatırken göz göze geliyoruz onunla… Suçluyum, ben sana olur deseydim, baban ölmeyecek, annen dul kalmayacaktı. Torununu görecek, ona kendi adını koyup anlı şanlı, faytonlu, arabalı, davullu zurnalı sünnet düğünü yapacaktı. Daha çok uzun yıllar yaşayacaktı. Üstelik aşure malzemesini senden almadım, ben çok suçluyum, bağışla beni! Lütfen, evlenelim, ne olur bağışla beni! Nasıl geçti içimden bu saçma düşünceler. Mesut bardağı alırken gözlerini yüzümde unuttu, ayıp olmasın diye ben de hemen çekmedim. “Başınız sağ olsun.” dedim, “Dostlar sağ olsun” dedi gülümseyerek.
Ne olduysa, üzüntünün olgunlaştırdığı, bütün kusurları silip süpüren o gülümsemenin yüzünden oldu. Ne uzun kirpikleri varmış Mesut’un. Islak olduğu için daha çok parlayan göz bebeklerinde okşanmak isteyen yetim bir çocuğun kırgın bakışları... Benim yüreğimde o masum çocuğu okşama isteği… Elimdekileri dağıtıp dönerken kadınların arasında oturan annemin bizi izleyen gözlerinde ise, ölü evine hiç yakışmayan bir sevinç…






