
YAZAN: Psikolog Şule SEPİN İÇLİ
Okullarda öldürülen öğretmen ve öğrencilerin, sokaklarda öldürülen gençlerin anısına…
Önce sokaklarda gençler öldürüldü. Bir ay önce de İstanbul’da Fatmanur öğretmen öldürüldü. Bu olaylardan sizler gibi ben de çok etkilendim. Fakat Urfa Siverek ve Kahramanmaraş’taki öğretmen ve öğrenci kıyımı, elimin kolumun hiç kalkmadığı bir duruma getirdi beni. Ne müzik dinlemek fayda etti ne de kitap okumak. Hiçbirini yapamaz oldum. Önceden eğitim içerikli, yapılması gerekenleri yazardık. İşimiz çok kolaydı. Şimdi yazmak bile çok zor geliyor. Sözlerime nereden ve nasıl başlayacağımı bilemez bir durumdayım. Sevinç, üzüntü, korku ve öfkeden oluşan 4 temel duyguyu örnekler yardımıyla anlatmak çok da keyifliydi. Son yaşananlardan sonra korku, üzüntü ve öfke duygularımız iflas etti. Bir duyguyu yaşarken, farkında olmadan diğerleri yer değiştiriyor birbiriyle.
Kadına karşı şiddet olayları, gençlere, çocuklara sıçradı. Bu olayları, “Psikolojik sorunlarının olması ya da münferit olaylar şeklinde açıklayamayız. Çünkü gün geçtikçe artarak daha acı hale geliyor. Bu tür açıklamalar yapmak, gerçeklerden ve sorunluluklardan kaçmanın en ucuz yöntemi. Tekil bir olay olsa, şiddet uygulayan çocuk ve ailesiyle görüşmeler yapar, terapiler uygularız ve bir nebze de olsa olumlu bir mesafe kat ederiz. Çoğalan olaylar karşısında, daha bütünlükçü ve sistematik açıdan bakmak zorundayız.
Romatizma hastalığımızın olduğunu hayal edelim. Kaşığı tutarken bile elimiz ağrıyor. Sadece kaşık tutamamaktan mı yakınırız? Tabi ki hayır. Kendimizi kötü hissederiz. Canımız hiçbir şey yapmak istemez. Geleceğimize yönelik kaygılarımız artar. Bir miktar da asabi olup istemeyerek de olsa çevremizdekileri kırarız. Yaşadığımız sağlık sorunundan, yakınlarımız da etkilenir.
Okullardaki şiddet olaylarında, yalnızca aileyi suçlayarak bir yere varamayız. Şiddeti uygulayan çocuğun ailesinin, medyanın, en önemlisi devletin üzerine düşenleri yapmaması konuları üzerinden bakmalıyız soruna. Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi, bunlar bir zincirin halkasıdır. Bir halkadaki sorunu çözmekle, sorunun özünü kavrayamayız.
Yıllar önce katıldığım bir eğitimde, eğitmenimiz, “Gelecekte sizlere çok iş düşecek. Sevgisiz aileler artacak” demişti. Gerçekten sevgisiz aileler çok arttı. Geldiğimiz noktada, sadece sevgisiz ailelerin değil, sevgisiz toplum ve devletin fazlasıyla ağırlığını hissediyoruz.
Sabah olumsuz haberler “Merhaba” diyor bize. Dışarı çıkıyoruz, birbirleriyle yumruklu, bıçaklı, silahlı kavga eden gözü dönmüş insanlarla karşılaşıyoruz. Sokakta bir genç yan baktı diye öldürülüyor. Öldüren çocuğun ailesi, ölene üzülmek yerine,
Tehditler yağdırabiliyor. Sürekli karşıyı suçlama tavrı. “Benim çocuğum durduk yere böyle bir şey yapmaz. Öteki çocuk mutlaka kışkırtmıştır bizimkini” sözleri ailenin ağzından rahatça dökülebiliyor. Değerlerimizden öylesine yoksun bırakılmışız ki empatik davranmanın yerini, ben muhteşemim, her şeyin en iyisini ben bilirim, hiç hata yapmam cümleleri alabiliyor. Bu insanlar vicdandan yoksun doğmadılar ki. Vicdandan yoksun bir toplumun içinde büyüdüler.
Olumsuz olayların ve özelliklerin daha bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Aslında iyilik de bulaşıcıdır. Fakat o kadar olumsuz olaylar yaşıyoruz ki kötülüğü normalleştiriyoruz. Dizilerde, bütün kötü olaylar bir anda yaşanıyor. Sosyal medyada, öldürülen çocukların cesetleri önümüze çıkıyor. Sevgili devlet büyüklerimizden sürekli korku salan, insanları tehdit eden sözler duyuyoruz ve peşinden suçlara verilen düşük cezalar, yakınlarını koruyup kollamalar, yasaklamalar geliyor. Bu durumda her şey sanki böyle olması gerekiyormuş gibi algılanıyor.
Haklarımız, sağlık gibi hangi konularda eğitim verirsek verelim, katılımcılar, hep duydukları olumsuz olayları örnek gösteriyorlar. Eğitici de bu normalleştirilmenin içinde çaresiz bırakılıyor. Sürekli olumlu örnekler buluyor ama nafile.
Binlerce kişisel gelişim kitapları ve videoları var. Pek çok aile sosyal medyadan bunlara ulaşıyor. Psikologlara, psikiyatristlere de gidiyorlar. Neden şiddet olayları artıyor? Göstermelik davranışları o kadar taklit etmişiz ki değerlerimizi, duygusal gereksinimlerimizi fark edemiyoruz bile. Çocuğu çok para vererek bir-iki kez bir uzmana götürmekle her şeyin çözüleceğini zannediyoruz. Görevimizi yapmış oluyoruz ya, sorumluluk bizden gidiyor. Psikologların, psikiyatristlerin söylediklerini tam olarak uygulamıyoruz. Herkes doktor, herkes psikolog sanki bu ülkede. Hiçbir uzmanın önermediği yöntemleri geliştirip savunuyorlar. Hiçbir meslek elemanından ya da videodan duymadım, “Çocukların eline tableti verin, siz de bir köşeye çekilip sosyal medyaya rahatça takılın” dediklerini. Neden duyduklarımızın tersini yapıyoruz? Çünkü en doğruyu biz ve o çok güvendiğimiz el-alem biliyor.
Dışarısı kendisini yalnız hisseden gençlerle dolu. Fiziksel gereksinimleri karşılanıyor belki ama duygusal olarak ne hissettiklerini ne istediklerini bilmiyoruz. Yalnız olan gençler, sosyal medyaya sarıyorlar. O alemde, şiddet var, özendirme var, şiddet içeren oyunlar var. Yalnız çocuklar, sosyal medyanın olumsuz olaylarını taklit etmekle baş başa. En yakın arkadaşları, tablet ve telefon. Taklit etmek, önemli bir sosyal öğrenme yöntemidir. Olumluları taklit etmek, taktir getirmeyince, olumsuzlukları taklit ederek değerli olduklarını zannediyorlar.
Psikolog, çocuğun takip edilmesi gerektiğini söylemiş son olayda. Babası da çocuğun eline silah verip poligonda atış yaptırarak takip ediyor. Hiçbir meslek elemanı, silahla terapi edilmesi gerektiğini vurgulamaz. Demiştik ya mesele sistematik. Evinde çocuğunu silahla oyalayan bir baba, insanların güvenliğinden sorumlu bir devlet memuru. Şiddetle mi insanların güvenliğini sağlayacağız?
İsrail’de psikolog sayısı, bizden 32 kat daha fazlaymış. Nicel olarak psikolog sayısını artırmak, tek başına yeterli olur mu? Adam kayırmacılığın, yasaklamaların, tehditlerin, korkutmaların cezasızlığın, silah satışlarının, silahın ve bıçağın çoluğun çocuğun elinde oyuncak olmasının tavan yaptığı ülkemizde, kişi başına bir psikolog düşse sorun çözülür mü? Hiç sanmıyorum.
Çocukların sosyal medya kullanmasına yasak getirilecekmiş. Sözlerini çocuklarına geçiremeyen ailelerin telefonundan sosyal medya kullanmak çok zormuş gibi. Okulların önünde polis beklemeye başladı. Arama yetkileri bile yok. Bıçak kesene, silah patlayana kadar polis yetişecek de ne olacak? Yaralanan, ölen olduktan sonra müdahale edilecek öyle mi? Yetkililer her olaydan sonra, “Gereken yapılacak” diyor ama gerekenin ne olacağı üzerinde durulmuyor. Önemli olan önlem almak değil, önleyici planlar yapabilmek. Eğer şiddet sorunu öncelenecekse, bunu gündem yapacaklar. Toplayacaklar uzmanları, onların görüşleri doğrultusunda hizmetler planlayacaklar. Dini, iktidarda kalmaya alet etmek yerine, aileleri ve okulları kapsayan eğitimler yeniden gündeme getirilmeli.
Eğitimle birlikte sanat etkinliklerine bütçe ayrılmalı ki o kurstan bu kursa koşturulan çocukların yetenekleri ortaya çıksın, kendilerine uygun uğraşlar bulsunlar, sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilsinler. Evde aileyle birlikte oynanan oyunlar, sosyal medyanın konusu, devletin de gündemi olsun ki çocuklar tablet ve telefonlardan vazgeçsin. Çocukların zaman geçirebilecekleri güvenli parklar olsun. Parklar, olumsuz davranışlar gösterenlerin mekânı olmasın. Hak aramanın, ispiyonlama yöntemiyle şikâyete dönüşmesi, öğretmenleri, doktorları itibarsızlaştırdı. Canımızı sıkan bir durum mu var, “Döveriz, ona haddini bildiririz” anlayışı ödüllendiriliyor. Öğretmenlerin müfredat dışına çıkıp olumlu davranışlar, değerler üzerinde durmaları yasak. Bunları yaparlarsa, şikâyet ediliyorlar. Sınıfta kayıt cihazı yok. Şikâyet etmekle kendilerini kanıtlamaya çalışan insanlar, küçücük öğrencileri şikâyet maşası olarak kullanabiliyorlar. Yetkisiz öğretmen, ancak çoktan seçme sınavlar için test çözdürüp puanını yükseltir. Ufacık bir şikayetle görevden alınır. Mahkemede dayımız vardı önceden, şimdi mahkemede babamız oldu. Böyle bir baba varsa, taciz ediyoruz, gizleniyor, deliller yok ediliyor. Ölümler olduğunda, şehit oluyor, kaderi böyle yazılmış oluyor.
Sonuç olarak suçlamak yerine sorumluluk alalım. Aileye, topluma, devlete düşen görevler, bir arada ele alınsın. Dünyada şiddetin arttığı sözleriyle avutmayalım kendimizi. Ülkemizin çok güzel değerleri var. İktidarda kalma kaygısını bir tarafa bırakırsak, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorun kalmayacaktır.
Size borçluyuz, geleceği mezara gömülen sevgili öğretmenlerimiz, gençlerimiz ve çocuklarımız. Daha fazla borçlanmadan mücadeleyi sürdürmenin tam da zamanı.
22 Nisan 2026






