Küçük bir çocuk, büyük beyaz bir kâğıdın üzerine karalama yapıyor. Kısa kollu beyaz tişört giymiş; tişörtün önünde oyuncak tren ve iki küçük karakter baskısı. Önündeki masada büyük beyaz bir kâğıdın üzerinde siyah boyayla çok sayıda kıvrımlı karalama çizgileri. Çocuğun sol elinde siyah uçlu sarı renkte bir pastel boya tutulmuş ve kâğıdın üzerine bastırılmış.

YAZAN VE SESLENDİREN: Şenal SARUHAN


Küçük kız, içinde kaybolduğu koltuğa gömdü kendini. Minik ayaklarını biraz daha yükseğe kaldırarak ve deri koltuğun yanlarından sıkıca tutarak bir o yana, bir bu yana dönmeye başladı.

Masanın önüne konulmuş, siyah deri kaplı sandalyenin dikliğine uyum sağlayarak hem annesini dinliyor hem onu süzüyorum. Başı harman yerini andırıyor diye geçiriyorum içimden. Rengini seçemediğim ışıklı gözlerini kapatan beyaz camlı gözlük, çilli burnunun üzerine düşüyor. Güzel dudaklarıyla bir ezgi mırıldanarak, koltuğu döndürmeye devam ediyor. Ne söylediğini duyamıyorum. Hangi türküyü söylemeli bu çocuk? Minik yüreğindeki kaygıyı, özlemi hangi türkü anlatır?.. Onun için bir türkü bulmak istiyorum. Onun söylemesi gereken bir türkü.

Türkü, köy çocuklarının ezgisidir. Konuşmayı tarlalarda, bahçelerde öğrendiklerinden, hasadın, ürünün coşkusu olan türküleri öğrenirler ilkin. Anneleri türkü çağırmalarını ister onlardan. Oysa kentlerde çocuk şarkıları vardır. Çocukluk vardır kentte.

Onu süzmeye devam ediyorum. Masanın üzerine uzanıp iki kaleme birden sarılıyor.

— Bana kâğıt verir misiniz?

Sol yanımda duran kâğıt yığınlarının arasından birkaç kâğıt çekip ona uzatıyorum.

Bütün bedeniyle kağıtların üzerine kapanıyor. Diliyle dudaklarını yalayarak bir şeyler çizdiğini görüyorum.

Kağıtlara kapanışı geçmişi anımsatıyor bana. Onu yıllar önce de böyle kağıtlar arasında görmüştüm. Küçük bir köy evindeydik. Yukarıya doğru kaldırılmış, tahta pervazlı bir pencereden, toprak sıvalı köy evleri görülüyordu. Deniz dolu hafif bir rüzgâr vuruyordu odaya. Kasabalı öğretmen konuklardık. İnce sedirlerin üzerine oturmuş sanat üzerine söyleşiyorduk. O, henüz doğru dürüst yürümeyi öğrenememiş ayakları üzerinde iki yana yalpalayarak babasının becerikli ellerinden çıkmış daktilo kağıtlarını uzatmıştı bana. Verdiği kağıttaki şiiri, yüksek sesle okumamı istemişti babası. Okumuştum. Şiir boyunca öyle, minik bir fidan gibi iki yana sallanmıştı önünde. Güzelliği şiire ve doğaya öyle uygundu ki şiir bitince eğilip başını okşamıştım.

Şiirler içinde büyüyecekti. İyi ve yürekli söylenmiş şiirler içinde. Annesini de ilk kez o gün tanımıştım. Şiirli bir dünyaya uygun, yumuşacık bir kadındı. Bu çocuk da şiirler de bu köyün ürünüydüler.

Kaç yıl geçti bilemiyorum. Kentlere göçtük. Çocuklarımız büyük kentlerde boy alıyorlar. Sıkıntılarımız da... Şimdi bir avukat yazıhanesinde karşı karşıyayız.

Yeniden bakıyorum onlara. Anne, dirençle yenmeye çalıştığı sıkıntılarını anlatıyor. “Ne güzelsin bacım” diye geçiriyorum içimden, “Yenmeye çalıştıkça zorlukları nasıl da güzelleşiyorsun. Kızın da öyle. Doğadan seçip koyduğunuz adı gibi Eylül de öyle.”

—İşine de son verdiler, diyor.

— Doğal değil mi? diyorum.

Başını hafifçe yana verip, dudaklarını kabulle bükerek:

— Doğal, diyor.

Eylül’e bakıyorum. Sezdirmeden annesini süzüyor.

Kaşlarını birbirine yaklaştıran bir sıkıntı geçiyor yüzünden. Annesi “Şimdi biz ne yapacağız?” diye sormak istiyor, sormuyor.

Şimdi kira nasıl ödenecek? Çocukların okul masrafları? Yemeleri, içmeleri? Babaya her pazartesi götürülen harçlık? İçim daralıyor.

Eylül’ün topları da çok sevdiğini biliyorum. Ağabeyi ile bölüşemediği bir topun yanına ikincisini de istediğini.

Geceleri kapı kapandığında üstlerine babasını nasıl özlediğini de. Şimdi anne ne yapmalı?

Eylül, yüzüme bakıyor,

—Birşey mi diyeceksin Eylül? diyorum.

Sıkıntımızı dağıtan bir gülümseme geçiyor yüzünden. Annesine bakıyor.

— Söyleyeyim mi anne? diyor.

— Neyi? diye yanıtlıyor annesi.

— Ne olacağımı büyüdüğümde...

Annesinden önce atılıyorum.

— Söyle tabii, diyorum.

Koltuğunu öne çekiyor, masaya bırakıyor iki kolunu. Ciddi bir açıklama yapmak isteyen bilgeç bir insan tavrıyla minik burnunu yukarı dikerek:

— Ben avukat olacağım, diyor.

Sevinç ve acı birlikte dolduruyor yüzümü. Eylül avukat olacak. Fidan boyuyla birlikte büyüyen aklını savunmalara verecek. Şiirleri savunmaya, öyküleri, türküleri, söze, sese dönüşmüş düşünceyi savunmaya...

Eylül Bahar adını verecek kızına. Ve Bahar, türkü söylemeyi bilecek...

Eylül 1982

Not: Bu öykü, 1982 Eylül’ünde, Ozan Ahmet Telli’nin cezaevinde olduğu süreçte, ailesiyle yapmış olduğum görüşmeden izlenimleri taşımaktadır.

Teşekkür ederim.

EYLÜL