Selvi Boylum Al Yazmalım

CEZAEVİNDE KEP TÖRENİ

Pınar Türker, kısa koyu kahverengi saçlı, açık tenli, elinde mikrofonla konuşuyor. Mavi, uzun kollu, düğmeli bir gömlek giymiş, bileğinde saat veya akıllı bileklik, boynunda zincir kolye, kulaklarında küçük küpeler, bir kolunu koltuğun kolçağına yaslamış, diğer eliyle mikrofonu yüzüne yakın tutuyor; ifadesi ciddi ve odaklanmış. Oturduğu yer açık renk, modern bir koltuk ve sahne ya da panel ortamı. Arka planda büyük bir Türk bayrağının kırmızı zemininde beyaz ay-yıldızın bir kısmı. Sağ tarafta ma

YAZAM: Şule SEPİN İÇLİ


Akşama kadar belediye şirketinde idareci olarak çalışmak hem çok zevkli hem de bir o kadar yorucuydu. Hafta sonları, ev, çocuklar derken dinlenmeye çok az bir zaman kalıyordu. İş telefonları hafta sonu bile zır-zır çalıyordu.

İki kız bir anne, önünde geniş, çiçeklerle bezenmiş bahçesi olan şirin mi şirin, küçük bir evde yaşıyorlardı. Tek maaştı ama olsundu, yetiyordu onlara. İdare etmeyi çok iyi biliyorlardı.

Genel temizlik, ortalığı toparlama derken pazar akşamı gelip çatmıştı işte. Haftalık yemekleri hazırdı. Çocuklar ödevlerini yapmışlar ve uykuya dalmak üzereydiler. Kadın iş kıyafetlerini jilet gibi ütüleyip hazır bulundurdu. Geç kalmamak için kahvaltı masasına önceden konacakları da erkenden yerleştirdi.

Yeşil geceliğini giydi, odasının uzun krem rengi perdesini kapattı ve yumuşacık yatağına gömüldü. Yorgunluğu şimdi çıkmıştı işte. Hemen uykuya daldı.

Gecenin kör karanlığıydı. Kapının zili sürekli çalıyor, kapı alacaklı biri varmış da açmıyormuş gibi hızlı hızlı dövülüyordu. Acaba rüya mı görüyordu. Gözlerini güçlükle açtı. Ayaklarının üzerine basarken, çocukları uyandırmamak için sessizce kapıya koştu. Onlarca adam kapıdaydı. Bağrış çağrış eve girdiler polis olduklarını söyleyerek. Kadın şaşkınlıktan dilini yutacak gibi oldu ve içindeki korkuyu bastırarak ağzından sözcükler dökülmeye başladı. “Bu saatte, ne polisi, neden?” Öyle ya kendini geliştirmiş, özel sektörün değerli birçok kurumunda çalışmış, sonrada benim yetişmem de katkısı olan devlete borcum var düşüncesiyle belediyede görev yapmaya başlamış bir yöneticiydi. “Polislik ne işim olur benim.” Diye geçirdi aklından. Bunları söylerken dudakları titriyordu. “Bilmiyormuş gibi konuşma. Hakkında gözaltı kararı var. Çekil önümüzden evi arayacağız.” “Çocuklar” diyecek oldu, ayakkabılarıyla içeri daldılar. Gürültüye çocuklar da uyanmıştı. Pijamalarıyla annelerinin yanına koştular. Tam eteklerinden yapışacaklardı ki “Yaklaşmayın annenize, birbirinize dokunmak yasak” dedi iri yarı adamlardan biri. Çocuklar avaz-avaz bağırarak ağlamaya başladılar. Adamların ikisi çocukları, biri de kadını tutuyordu. Kadın sesindeki korkuyu güçlükle bastırarak “korkmayın, hemen dönerim” diyebildi. Konuşması da yasaktı çocuklarıyla. Bakışlarını çocuklarının gözlerine dikti. Yüreğindeki sevgisini gözlerden gözlere geçiriyordu bu bakışlar.

Küçük kız, 9 yaşlarındaydı. Ablasının eteğinden tutmaya çalıştı. İkisinin de uzun, gür saçları vardı. Gözlerinden o kadar yaş gelmişti ki ikisi de saçlarıyla gözlerini kurulamaya çalışıyorlardı. Adamlar evin her yerini talan edercesine dağıtıyorlardı. Telefonuna el koydular kadının. Sadece bir kişiyi arama hakkı olduğu söylendiği için avukatına haber verebilmişti. Annesini bile arayıp kızlarını emanet edemedi. Biraz tıknaz, yeşil gözlü bir memur, çocukların gözlerinin içine bakmamak için kaçırıyordu bakışlarını. Onlardan özür dilercesine hüzün beliriyordu yüz hatlarında. Anneyi alıp evden çıktı memurlar. Kadın elleri kelepçeli emniyete getirilmişti. Kendisini unutmuştu, Çocuklarının pijamalar içindeki halleri gitmiyordu gözlerinin önünden. Bir yetkili, “Tutuklanmak istemiyorsan, arkadaşlarının rüşvet aldıklarını söyle, bitsin bu iş.” Dedi önündeki kâğıtta yazan listeye bakarak. Hiçbir şey anlamıyordu kadın. Kulakları uğuldamaya başladı. Tansiyonu mu fırlamıştı yoksa. “İftira atmak, yalan söylemek…” diye geçirdi içinden. Yüzü buza kesmişti. Belleğinde sadece çocukları vardı ama ilkokulda Ömer Seyfettin’in ‘Kaşağı’ öyküsünü anımsadı. Çok etkilendiği bir öyküydü. Ailesi yalan söyleme konusunda çok hassastı. Onlardan öğrendikleriyle yetiştirmeye çalışıyordu çocuklarını. Sözcükleri güçlükle toparlayarak bir çırpıda söyledi. Dimdik duruyordu. “Ben benimsediğim değerlerine ve inançlarına bağlı, dürüstlüğü ilke edinmiş bir insanım. Birine iftira atmayı kendime yakıştıramam. Bildiğim gerçekleri anlatabilirim.” Yetkili kadının lafının arasına girerek “Ne diyorsun sen? Ağzından çıkanı kulağın duysun. Senin inancın, prensiplerin beni ilgilendirmez. Kızlarına kavuşmak istiyorsan önündeki belgeleri imzalarsın. Benden günah gitti. Bekarsın, iki çocuklu bir annesin. Kendini düşünmüyorsan çocuklarını düşün bari. Cezaevine girdin mi çıkamazsın bir daha. Çocuklarını yuvaya verirler, onları göremezsin.” Dedi. Kadın, zaten sadece çocuklarını düşünüyordu. Arkadaşlarına iftira atarsa, ileride çocuklar onun yüzüne bakacaklar mıydı? Hayır, hayır, yapamazdı bunu. “Sen bilirsin” dedi yetkili ve kapıya bakarak telefonunu eline aldı.

Kadın tutuklanmıştı. Bir yanda çocukları, bir yanda onuru. İkisi de birbirinden değerliydi. Seçim yapmadığı için hiç pişman değildi yine de içini bir kuşku kaplıyordu. Acaba çocukları onu suçluyorlar mıydı? Hayır, onlar akıllı çocuklardı. Kimse anlatmadan araştırıp öğrenirlerdi gerçeği.

Bu arada büyük kızı liseyi birincilikle bitirmişti. Diploma töreni yapılacaktı. Kız kepi eline alıp okul müdiresinin odasının yolunu tuttu. “Öğretmenim, kep törenine katılmasam olmaz mı?” müdüre anlam veremedi. Kocaman müdüre odasının bir köşesine sinmiş öğrencinin yanına sokuldu. “Annen yok diye mi katılmak istemiyorsun?” “Evet. Hem kepimi cezaevinde annemi ziyarete gittiğimde ona doğru atarım. Benim için en anlamlı tören olur. Böyle bir günde onsuz olmak canımı çok acıtıyor öğretmenim” derken dudaklarını büzdü ve gözünden birkaç damla yaş süzüldü.

15 Haziran 2026


CEZAEVİNDE KEP TÖRENİ