
SÖYLEŞİYİ YAPAN: Şule SEPİN İÇLİ
Şule: Sevgili Umudun Kadınları izleyicilerimiz, ‘Arı Kovanı’ köşemizin bu ayki konuğu, bana göre arı kovanının kraliçe arılarından biri olan Şenal Saruhan. Gerçekten kendisinin pek çok yerde çalışmaları var. Önce kısaca kendinizi tanıtmanızı isteyelim sizden.
Şenal: Bu övgüye çok teşekkür ederim, keşke öyle olabilsem. Bütün kadınlar arı gibi çalışıyor, herkes durduğu yerde elinden geleni yapmaya çabalıyor. Hayatımızı daha ileriye doğru taşımak istiyoruz. Daha eşitlikçi, daha demokratik, daha güzel bir yaşam için bütün kadınlar emek veriyor. Eskişehir’in Sivrihisar İlçesinde dünyaya geldim. Balıkesir ve Eskişehir’li anne-babanın çocuklarıyım. Fakat büyümemiz İstanbul’da oldu birçok taşralı aile gibi. Aynı zamanda öğretmen çocuğuyum. Konya Kız Öğretmen Okulu, ardından İzmir Eğitim Enstitüsünü bitirerek kendim de öğretmen oldum. Edebiyat öğretmeni olarak göreve başladım. Adapazarı Akyazı’da kısa bir süre çalıştıktan sonra İstanbul’a, daha rahat koşullarda olacağımı umarak ailemin yanına atandım. Önce Sağmalcılar Lisesi, ardından da Fatih Kız Lisesinde görev yaptım. Hayatım boyunca örgütlü bir öğretmen oldum. Mezun olduğum dönemlerde, Türkiye Öğretmenler Sendikası vardı. Sonra Türk Öğretmenler Birlik İş ve Dayanışma Derneği oldu. 12 Mart’ın olumsuz koşullarında sendikamız kapatıldı, arkasından derneğe dönüştü. 68 kuşağındanım. 68 kuşağının o demokrasi, bağımsızlık hevesi, eşitlik isteği, bütün bunlarla örülmüştür. Birçok demokrasi mücadelesi içerisinde çırpınan insanların pek çoğunun yolu cezaevine düşer. Ben de 12 Mart’ta tutuklandım. Olağanüstü dönem vardı, 12 Mart sıkı yönetimi ilan edilmişti. Oldukça ağır bir ceza aldım. Daha sonra bu cezamız afla ortadan kalktı. Kesintiye uğrayan öğretmenliğime yeniden döndüm. Ailemin yanına, İstanbul’a atandığım zaman Hukuk Fakültesine girmiştim. Cezaevinde staj yaptıktan sonra stajımın bana gösterdiği yolla dedim ki “Hak savunuculuğu bir görevdir. Öğretmenlik de benzerdir. Çocuklarımızı bilimle kuşatalım ki onlar bilerek yaşamın içinde var olsunlar, dik olsunlar, hak aramayı bilsinler diye. Avukatlıkla öğretmenlik böyle bir benzerlik taşıyordu. Biraz da kendi yaşam deneyimimden yola çıkarak Hukuk Fakültesini bitirdim. O sırada benim gibi cezaevi çıkışlı öğretmen olan Zeki Saruhan’la evlendim. Evlilik sürecimiz önce Fatsa sonra İnebolu’da geçti. Uzun sürgünlerden sonra avukatlık yapabilme şansım ancak Ankara’ya atandıktan sonra gerçekleşti. Bu kez de 12 Eylül geldi. 12 Mart’ın sanığı, 12 Eylül’ün de avukatı olarak göreve başlamış oldum. Geçmişimin bana gösterdiği yol, bir ceza avukatı olmam ve siyasi ceza davalarında görev almam gerektiğini düşündürdü. Sadece siyasi ceza davalarında avukatlık yaptım. Nadiren boşanma davaları gibi hukuk davalarına baktım. Esas olarak Türkiye’de siyasi yargılamalar hiç bitmediği için benim de artık 50 yıla ulaşmış olan uzun avukatlık hikayem, siyasi davalar peşinde koşmakla geçmiş oldu. 12 Mart, 12 Eylül ve sonra doksanlı yıllarda Türkiye’de çok ağır olaylar yaşandı. Adı üzerinde sıkı yönetim. Ülkemizde bir hak ihlali, bu ihlallerin bir de kadın olmakla, kadınların yaşadıkları sorunlarla yakından ilgisi var. Yasaların kadınların üzerinde sanki eşitlik varmış gibi olmasına rağmen, yaşamın içindeki ayırımcılık, beni aynı zamanda, kadın hakları ve insan hakları konusuna yönlendirdi. 40 yaşında, çok erken emekli oldum. Öğretmenken de avukatlık yapıyordum. Hala da avukatlık yapmaya devam ediyorum. İki çocuk annesiyim. Artık onlar kocaman birer yetişkin insan halindeler. Eşim Zeki de yazar, kitaplarıyla uğraşan bir arkadaşımız. Sivas katliamı davası zaman aşımına uğramış olmasına rağmen biz şu anda Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Mahkemesinde bu davayı sürdürüyoruz. Uzun yıllardır kadın hareketi, kadın örgütlenmesi içinde mücadele etmeye devam ediyorum. Cezaevinde 3 buçuk yıl kaldım, 20 yıla mahkûm olmuştum.
Şule: O zaman çocuklarınız var mıydı?
Şenal: İki kez tutuklandım. 12 Mart’ta bekardım.
Şule: Cezaevinde kadınlara dair yaşadığınız deneyimler nelerdi? Çocuklar varken bir annenin tutuklu kalması çok zor süreçler. Bunları biraz paylaşabilir misiniz bizimle?
Şenal: 1. Alınışımda evli değildim. 12 Mart koşulları, kadın olmaktan ötürü uğradığınız özel şiddet yöntemleri var. Sizin mahrem olan her şeyinizin ortaya çıkarıldığı ve işkence zinciri. Bu benim hiç hazır olmadığım, hiç beklemediğim bir şeydi. İnsana böyle bir muamele yapılacağı konusunda, hiç deneyime sahip değildim. Bu, bir ifade alma yöntemi olarak, zor kullanarak size suçu kabul ettirme yöntemiydi. 33 gün işkence gördüm. Elektrik, falaka gibi her türlü kötü uygulama. 2. Alınışımda avukattım. Tam o sırada işkencenin önlenmesi konusunda yurt dışında bir mücadele vardı. Türkiye’ye yabancı heyetler gelmişti. Eşim de alınmıştı. Öbüründe İstanbul’dan Ankara’ya, sonra Ordu’ya götürülmüştük. İkincisinde, iki çocuklu bir anneydim. Küçük oğlum 8 aylıktı, büyük oğlum 6 yaşındaydı. Alınıp götürülürken çocuklar ortada kaldı. İstanbul’dan annem geldi. Birincisinde, haksızlığa uğradığımın bilincindeydim. Ama kendi bedenimle, kendimle ilgili bir sorunum vardı. İkincisinde, dışarıda size bağlı olan iki çocuk vardı. 8 aylık olan süt emiyordu. Daha çok çalışan annelerin kullandığı bir pompa vardır. Çocukları için süt birikince, sağıp toplarlar. Gözaltındayken süt verdiğim için göğüslerim şişmiş durumdaydı. “Öyle bir pompa alabilir misiniz bana?” diye rica ettim, buna izin vermediler. Korkunç bir şeydi. Maddi bir işkence yapılmadı bana. Göğüslerimin sızısı, çocuklarımın ortalıkta kalmış olması, bana ihtiyaçlarının olması, son derece zor bir durumdu ve bir işkenceydi. Gözaltı ve tutuklama sürecinde 36 gün kaldım. Birincisi 3 buçuk yıllık bir hikayedir. O 36 gün, benim için 3 buçuk yılın daha fazlası bir süreçti. Alınışlarımın ikisi de gerçekten hukuka aykırıydı. İnsan hep öyle söyler ama mesela son alınışımızda yıllar önce Fatsa’da öğretmenlik yaparken komünizm propagandası yaptığımız iddiası vardı. Şimdi öyle bir suç yok. Devrimci demokrat insanların mücadeleleriyle ortadan kalktı, TCK’nın 141-142. maddeleriydi. Bir dergideki yazım sebebiyle suçlandım. Bu kadar temelsizdi. Daha sonra onu ‘Efirli Günlüğü’ adıyla kitap olarak yayımladım. Efirli Cezaevi, Ordu’ya yakın Efirli Cezaevidir. Efirli’de kadın hikayelerine tanıklık ettim. Suçlu sözcüğünü tırnak içine alıyorum, ben siyasi suçluydum. Ama içeride olan ve adli suçlu denilen çoğu kadın aslında siyasi suçluydu. Toplumun o kadınlara sahip çıkmaması, onları şiddetten korumaması sebebiyle ve erkek egemen bir toplumu sürekli empoze ediyor ve erkeğin yanında kadının adeta bir kul ve köle gibi hizmet etmesi gerektiği inancıyla ortaya çıkmış suçlar vardı. Biri, isteği dışında cinsel şiddete uğramıştı. Ve kendisini iğfal eden adamı öldürmüştü. Birisi, dışarıda dövülen çocuklarını korumak isterken, başka bir çocuğa zarar vermiş bir kadındı. Birinin babası Almanya’ya gitmiş fakat evde eski karısı varken Almanya’dan bir kadınla dönmüş. İkinci bir kadını var etmeye çalışan babasını öldürmüş genç bir kadındı. Çok ilginç hikayeler vardı. Bunlar aslında toplumun siyasal ve sosyal alanları o kadar iç içe, o kadar birlikteydi ki onlara içeride avukatlık yaptım. Böyle ilginç bir durum oldu. Avukatları, sahipleri yok, çoğu köylerden gelmiş kadınlar. Hak arama bilinçleri yok. Kabul edip oturuyorlar. Cezalarının indirilmesi hatta cezasızlık gibi bir sonuçla karşılaşma ihtimalini dikkate alamıyorlardı. Onlara devlet bir avukat göndermiyor. Bir dolu sorun. Efirli’de yaşadıklarım, kadının her alanda ikincilliği konusunda çok daha kavratıcı bir tabloydu.
Şule: Yaralarınızı da tekrar tazeletmek istemiyorum ama bir şekilde insanların bunları öğrenmesi gerekiyor. Siyasi alana, genellikle anne-baba ve toplumdan dolayı evrilirsiniz. Kadın meselesine olan duyarlılığın hikayesi neydi? Temelinde ne vardı
Şenal: İtiraf ediyorum ki ben bir kadın olarak eşit olmadığımız konusunda çok bilinçli değildim. Bunun nedenleri var. Bir öğretmen ailedeyim. Ailem, eğitimimize özen gösteriyor. Okumak istedim ve parasız yatılı okulda okudum. Çünkü bir öğretmenin 3. çocuğuydum. Okumanın olanakları kendi gücümüzdeydi. Maaşlarının ne kadar olduğunu düşünüyorsun. Öğretmen olunca maaşım oldu. Kendi ayaklarımın üzerinde durdum. Uzun süre ikincilliği yaşamamış, tatmamış bir insan olarak hissettim kendimi. Efirli sürecinden önce Ankara’ya geldik. Çağdaş Hukukçular Derneğinin kurulması konusunda çalışmalara başladık. 12 Mart, Halit Çelenk ve arkadaşlarının açmış olduğu Çağdaş Hukukçular Derneğini kapatmıştı. Daha doğrusu ÇHD Yönetimi kendisi kapatmak zorunda kalmıştı. 12 Eylül’ün sonunda ÇHD’yi yeniden kurmak istedik. Kurucular arasında, iki kadın arkadaştık, Selma Çiçekçi ve ben. Selma Çiçekçi ve birçok kadın hukukçu arkadaş, derneği kurduktan sonra ısrarla bir kadın komisyonu kurmak istediler. Açıkçası, buna ihtiyaç olduğunun çok farkında değildim. Ama beni eğiten, öğreten, bana gerçeği gösteren, herkesin benim gibi kadın olmaktan ötürü işkence dışında özel bir tutumla karşılaşmamış bir kadın olmadığını onlar bana gösterdiler. Dediler ki “Şu medeni yasaya bakalım, ne kadar çok eşitsizlik var?” Bunları önemli kazanımlar olarak görüyorum. Şunu gördük: Cumhuriyet devrimleri kadınlara önemli kazanımlar getirmişti. Medeni Yasa, Türk Ceza Yasası, İş Yasası, bunlarda Osmanlı Mecelle dönemine göre çok önemli kazanımlar vardı kadınlar için. Ama ilerleyen yaşam, yeni ihtiyaçlar doğurmuştu. Bu yeni ihtiyaçlar, kadınları daha eşitliğe doğru götürdüğünü, kadın ve erkek arasındaki eşitliğin sağlanması konusunda yasal güvencelere ihtiyaç olduğunu, arkadaşlar bana işaret ettiler. Ben daha çok biraz daha politik meselelerle meşguldüm. İşkencenin önlenmesi, sıkı yönetimlerin kaldırılması, cezada adalet sistemi gibi konular. Ama yargıdaki adalet sistemi dışında hayatın içinde de bir adaletsizlik vardı. Böylece biz bir kadın komisyonu kurduk. Kadın komisyonumuz çok önemli işler yaptı. Kadın haklarıyla ilgili büyük bir proje hazırlığına giriştik. Türk Ceza Yasası, Medeni Yasa, İş Hukuku vb. yasalarda, kadın erkek eşitliğine aykırı olan düzenlemelerin saptanması ve bu düzenlemelerin yerine, yeni düzenlemelerin Önerilmesi konusunda bir yıllık bir eğitim yaptık. 26 şubemiz vardı. Her şubedeki kadın arkadaşlar, bu yasalarla ilgili ayrı-ayrı çalışma yaptılar. Sonra bir araya geldik. Bu çalışmaları toparladık. Gruplar oluşturduk. Medeni Hukuk, Türk Ceza Hukuku, Çocuk Hakları Hukuku gibi her dalda yeniden hangi yasalar eşitsizliği ifade ediyor, hangileri, nasıl olmalı konusunda oturup avukat olmanın, hukukla meşgul olmanın getirdiği deneyimle, yasa önerileri hazırladık. Bunu üç günlük bir sempozyumla 26 şubeden gelen temsilci arkadaşlarla görüşerek yaptık, tartıştık. Sonuçta bunu bir kitap haline getirdik. Türkiye’de özellikle Medeni Yasa’nın, Türk Ceza Yasası’nın ve kadına yönelik şiddetin önlenmesiyle ilgili 4320 sayılı yasanın oluşmasında Çağdaş Hukukçular Derneği Kadın Komisyonu’nun çok önemli bir görevi ve katkısı oldu. Bunu övünerek söylüyorum, mutlaka diğer kadın kuruluşlarının da katkıları oldu ama kadın hukukçular olarak kadın hakları meselesinde böyle bir öncül görevimiz oldu, yol açtık. Başka önemli bir şey daha oldu. Derneğimizi kurduğumuz tarihlerde, Türkiye’de gericiliğin tırmanmakta olduğu gibi bir saptamamız vardı. Özellikle şeriatçı akımlar tırmanmaya başlamıştı. Bu şeri akımlar, kadını tamamen sosyal yaşamdan geri bırakacak yeni önermelerde ve uygulamalarda bulunuyorlardı. Bu sebeple 1997 15 Şubat’ında, ‘Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü’ adıyla görkemli bir miting hazırladık. Bu mitingin öncülüğünü Çağdaş Hukukçular Derneği yaptı. Ama çok sayıda kadın örgütüyle, demokratik kitle örgütlerinin kadın birimleriyle güçlerimizi birleştirerek o gün için kocaman, 50 bin kadının katıldığı bir miting gerçekleştirdik. Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin Kadın Komisyonu da bizim gibi öncülük etti. Bugün hala kadın hareketi içinde olan Emel Uzman, Halime Güner, işçi sendikasının başkanı Yaşar Seyman gibi birçok isim, TÜMOB, Türk Tabipler Birliği vardı. Bu mitingle ilgili bir gün önceden valiliğin itirazları oldu. “Şeriat din demektir. Kadınlar dine karşı yürüyor.” Dediler. Herkes inançlarında özgür ama gerici bir tırmanışa karşı yürüyoruz. Engellemelerine rağmen o miting gerçekleştirildi. Çok da başarılı oldu. Sonra biz oturup düşündük. Dedik ki “Biz Çağdaş Hukukçular olarak kadın-erkek karma bir yapıyız. Ankara merkezli bir kadın örgütüne ihtiyacımız var.” Dernek kurma çalışmalarına başladık ve Cumhuriyet Kadınları Derneğini 1997 yılının yaz aylarında kurduk. Cumhuriyet Kadınları Derneği, böylece kadın haklarına özgülenmiş bir yapıyı ortaya çıkarmış oldu. Hem ulusal değerleri öne çıkaran hem kurtuluş mücadelemizdeki kadın öncülüğünü öne çıkaran, hem de kadınların eşit haklara sahip olması konusunda, özellikle yargısal planda adım atmasını sağlayacak bir yapıdır. Ben orada 17 yıl başkanlık yaptım. Biraz fazla tabi. Değişiklikler olsa iyi olurdu. Her birimiz de çok mutluyduk. Türkiye’nin değişik 78 il ve ilçelerinde örgütlendik. Deprem bölgelerinde çok önemli çalışmalar yaptık. Daha sonraki süreç içinde, 2002-2005 yeni yasal düzenlemelerine damga vuran çalışmalar yaptı. Çağdaş Hukukçular Derneği ile birlikte kadınların eylemliliklerini, birlikte çalışma, birlikte üretme alışkanlıklarını önemsedik. Bu dernek, hepinizin derneği durumundaydı.
Şule: Cumhuriyet Kadınları Derneğinin çok önemli çalışmalar yaptığını biliyorum. Son dönemlerinde, sosyete tipli kadınların olması, size karşı hizipçi tutumların sergilenmesi sonrası bu dernek sona erdi. O süreci nasıl yorumluyorsunuz? Bu kadar çalışma heba oldu. Sizin ekibiniz dışındaki genel üye profili, kadınların tutumları çok rahatsız ediciydi.
Şenal: Çok sayıda yazılı ürünümüz, kitaplarımız oldu. Türkiye çapında ilk çalışmamız olan ‘Bahriye Üçok’ kitabı yaptık, bu çok önemliydi. ‘Deprem Ve Hukuk’ diye bir çalışmamız, ‘Kadınların Yasal Hakları’ adlı bir kitabımız oldu. Fedakarlıkla bir dernek mülkümüz oldu. Sosyetik sözcüğü, sonradan gelen bir başkan için söylenebilir belki ama yine de sosyetik demeyelim. Derneği bitiren, bir siyasi partinin bu derneğe el koyma çabasından kaynaklandı. Tam bir oyun oynandı. Aramızda çeşitli siyasi partilerden kadın arkadaşlar vardı. Bu bir ayırım değil. Çünkü kadın hakları temelinde çalışmalar yapıyorduk. Buraya hâkim olmaya, kendi politikalarının yürümesini sağlamaya çalıştılar. Bir genel kurulumuzda, ortak bir yönetim kurulu hazırlığı içerisindeyken, birdenbire bir başka partinin bir milletvekilinin, derneğimizle hiç ilişkisi olmayan, derneğimizi bile hiç tanımayan bir hanımın başkanlığında onun gölgesi altında, farklı bir siyasi parti derneğe el koymaya çalıştı. Sebebi neydi, nelerden rahatsız oldular, bilmiyoruz. Bu durum, esas olarak Cumhuriyet Kadınları Derneğinin gücünü azalttı. Birçok şubemiz ayrıldı. O yönetimle çalışmak istemediler. Genel kurulda hukuksuzluklar oldu. Bununla ilgili davalar açtık fakat süreç uzadı. O arada benim vekilliğim gündeme geldi. Sonuç olarak arkadaşlar derneğimizden ayrılmak zorunda kaldılar. 30’u aşkın şubemiz kendini kapatmak durumunda kaldı. Biz de kapatmaları yerine, yeni bir dernek oluşturalım diye düşündük. 29 Ekim Kadınları Derneği de 2020 yılında kurulmuş oldu. Bütün o şubeler bize geldi. Eski şube başkanları arkadaşlarımızın hepsi yeniden kurucu oldu. Şu anda çalışmalarımız, sanki hiç kesintiye uğramamış gibi sürüyor. Yine arkadaşlarla birlikteyiz.
Şule: Sanki Şenal Saruhan’ı, 29 Ekim Kadınları Derneği daha güzel temsil ediyormuş gibi hissediyorum. Duyarlı, partilerin oyunlarına gelmeyen bir dernek olur umarım. Gerçekten çok güzel çalışmalar yapıyorsunuz.
Şenal: Teşekkür ederim, insan ders çıkarıyor bazı şeylerden. Çaba gösteriyoruz. Bir deneyim birikimi var arkadaşlarımızda. Biraz daha gençleşebilsek çok iyi olacak. Kadın hareketi Türkiye çapında çok ilerledi ve çok gelişti. Genel olarak kadın hareketi kendisini bir siyasi gruba bağlamadan, kadınların talepleri noktasında geliştirmeye çalışıyor. Aynı zamanda bu mutlaka siyasi bir olgu. Kadınların eşitliğini isteyen anlayışların yanında durma, onlara dolaylı olarak destek verme olgusu.
Şule: ‘Çoğalalım Çoğaltalım’ köşemizde bir gün ayrıca 29 Ekim Kadınları Derneğiyle söyleşi yapmak istiyoruz. O sözü de şimdiden alalım. Çok teşekkür ediyoruz. Sizi ağırlamaktan çok mutlu olduk.
Şenal: Biraz dağınık konuştum ama çok teşekkür ediyorum ben de.
15 Temmuz 2026




