GEÇİYOR YILLAR

Pencereli bir arka plan önünde ayakta duran yetişkin bir kadın ve onun önünde oturan küçük bir kız çocuğu. Kadın kızın saçını toplarken gülümsüyor; bir eliyle kızın başının üst kısmını tutuyor, diğer elinde pembe renkte küçük bir tokaya benzeyen bir saç aksesuarı. Kız çocuğu açık tenli, sarı saçlı, saçı at kuyruğu şeklinde toplanmış ve büyük bir gülümsemeyle kameraya dönük duruyor. Üzerinde açık mavi, kısa kollu bir tişört. Kadının teni açık, saçları kahverengi ve arkaya doğru toplanmış; beyaz,

YAZAN : Yayla BOZTAŞ


Salise, saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl; bir ömür.

Hepsi zaman parçaları. Bizi kandıran parçalar. Sinsi, belirsiz ve bilinmez. Şimdiki yaşımızda hâlâ çocuklukta yaşadıklarımızı anımsayan, zaman zaman gülümseyen, bazen üzülen keşke diyen, ah değerini bilseydik diye yakınan, adım adım büyüdüğümüz günler için “ne çabuk geçti” diye vahlanan biz.

Annemizin saçlarımızı tarayıp kurdelemizi takarken, dantelli elbisemizi giydirirken göklere uçtuğumuz günler. Ufaktan ufaktan genç kızlığa özenmemiz. “Ne ara bu kadar büyüdün sen, ay genç kız olmuşsun, güzelleşmişsin” diyen komşunun yüzüne bakamazken hemen gidip aynaya bakmak, “Ah sahiden büyüdüm mü? Güzel miyim?” diye düşünmek.

Annenin rujunu gizlice sürüp sardunya çiçeğinin taç yapraklarını tırnaklara yapıştırmak, Saçları kabartmak hep büyümeye özenmek değil miydi? Ama o zaman demedik geçiyor yıllar.

İlkokul, ortaokul, duyguların tümüyle değiştiği lise, daha utangaç, daha ölçülü evin hanım kızı olduğumuz o masum yıllar. Annemizin, hatta komşu teyzelerin hanım hanımcık olma kalıbını bize giydirdiği, kızların kahve içmediği, misafirin yanında fazla konuşmadığı, bacak bacak üstüne atmanın ayıp olduğu yıllar.

Beyaz yaka siyah önlüklü fotoğraflarımızın saklandığı albümler. Küçülen giysilerimizin ara sıra çıkartılıp gösterildiği küçüklük anılarımıza merak ve şaşkınlıkla bakmalarımız. Büyüdüğümüz için gururlanma.

Her kızın bir oğlanı, her oğlanın bir kızı olduğu gizli saklı ilişkiler, biten birlikteliklere dökülen göz yaşları. Anneden babadan saklanan mektuplar. Telefon denen icadın evlerimize henüz uğramadığı o ketum günler. Mektupları getiren aracı arkadaşlara neşeyle sarılıp yapılan teşekkürler. Arkadaşa ders çalışmaya gitmenin arkasında gezip tozmak olduğu şen günler. Oysa geçiyor yıllar.

Karnede zayıf not olunca azarlanırken bu başarısızlığın çalışmamaktan çok “Aşık mısın yoksa?” sorusu ardından “Babana söylerim bak kırar bacaklarını” diyen işi babaya havale eden, babayla korkutan tipik anne karakterleri. Eskaza baba kabalaşır işi dayağa dökerse kızını elinden kurtarıp “Delirdin mi sen?” diye araya girip engel olan merhametli anneler.

Bu arada saniyeler, dakikalar, saatler bütünlerken günleri ayları yılları; kazanılan üniversite. Aileden ayrılıp okumaya gitmeler. Seyrekleşen gidip gelmeler. Kapıya gelen görücü. Çoğu anlaşmalı ama habersiz gibi çikolata, çiçek, yakın akrabalar. Geçiyor yıllar.

Yeni bir dönem, artan sorumluluklar. Evlenilen adamın huyunu suyunu öğrenmek, şaşırtan özellikler, zaman zaman içten geçirilen nereden bilebilirdim pişmanlığı. Kısmete bağlanan razı oluşlar, suçlu bulunan kader.

Okumuş meslek sahibi olunmuşsa, çalışma isteği, evle işin arasındaki koşuşturma, geçinmek için ek işler arama. Mürüvvet görmek için bastıran ailelerin çağrılarına cevap verememe, ya da verince mürüvvet meyvelerinin bakımı için çekilen zorluklar. Geçiyor yıllar.

Büyüyen mürüvvet meyvelerinin de okula başlaması bizim yaşadığımız bütün aşamaları geçirmesi lazım. Okul seçimi, hatta öğretmen seçimi. Özel okula verenlere imrenme ama bunu açığa vuramamanın sıkıntısı. Çocukları bekleyen sınavlar, onlarla ders çalışmak, dershaneler, mutsuzlukları ve bunalımları ile başa çıkmak. Özgüven aşılamak için baskı yapmamanın kaçırılan sınırı. Toplumdaki tüketim modasına kaptırmamak için hep anlatma, öğretme, başa çıkamama, hep sorumluluk, bıkkınlık, başaramama korkusu. Toplumda meydana gelen kötü olaylar, çocuklara yapılan tacizler, edindiği arkadaşın ailesini tanıma kaygıları… “Ah bir emekli olsam. Bir büyüseler…” Geçiyor yıllar.

Emekli olmakla hiçbir şeyin istendiği gibi olmaması. Yine kendimiz için yapacaklarımız arasında engeller var. Torunları okula götürmek, bakmak, ders yaptırmak. Başlangıçta anlamadığımız yılların geçişini anlamaya başlama. Yüzde çizgiler, saçlarda kırlar. “Şimdiye değin kendim için hiçbir şey yapamadım, ne zaman istediklerimi yapacağım?” yakınmaları. Doktorların öğütleri “Kendiniz için de yaşayın, ödül verin kendinize. Bunu yapmazsanız mutsuz ve sağlıksız olursunuz. Stres bütün hastalıkların nedenidir.”

Oysa şimdiye değin yapmak istediğin, düşündüğün şeyler bir köşeden el sallıyor üzülerek, veda eder gibi. Yalnızlık duyuyorsun. Yalnız olmadığın kişiler de var. Doktorlarla olan yakınlaşma. Bütün organlarından yükselen yorgunum sesleri, yakınmaları.

Gözlük, işitme cihazı, belki baston, tekerlekli sandalye. Koluna girecek genç bir kol. Yaslanacağın sağlıklı bir beden. Bulabilirsen … Geçiyor yıllar.

Bakma bu yazdıklarıma sevgili okur. “Umutsuzluk en büyük günahtır” demiş bir düşünür. Durup dururken bir de günah işlemeyin. Umut her zaman vardır. Bu bir bakış açısı. Birgün de bu tüm yaşananları diğer yönüyle anlatmak istiyorum size. Umutla kalın.

GEÇİYOR YILLAR