Gün batımı manzarasına karşı bir duvarın kenarında oturan genç bir erkek. Dizi göğsüne çekili, başı öne eğik, düşünceli ve üzgün bir duruşu var. Üzerinde koyu renk bir mont, pantolon ve açık renk spor ayakkabılar. Solda gencin arkasından çıkan, siyah dumanı andıran gölgemsi bir figür; insan siluetine benzeyen bu karanlık figür, genç erkeğe doğru uzanmış duruyor. Gölgemsi figürün içinde, dikey şekilde yazılmış: “YETER... BIRAK... KURTUL... SEN YOK OL...” Sağ üst tarafta, parlak, altın tonlarında

YAZAN: Ayşen GÖRELELİ


Uyandığında ter içindeydi. Kalbi hâlâ güp güp atıyordu.

‘Tövbe estağfurullah, tövbe tövbe, Allah’ım affet...’

Banyoya attı kendini. Aynaya bakmayı göze alamadı.

Su iyi gelmişti. Köpük köpük köpürttü bedenini. Elleri vücudunda gezdikçe yıkanma nedenine geri döndü.

Kadınla erkeğin bedeni yılan gibi dolanmış, iç içe geçmişti. Kadının kısa, kırmızı röfleli saçları ışıl ışıldı. Fındık gibi burnunun kanatları hazla titriyordu. Boyalı dudakları erkeğin gereksiz tüm kıllarından arınmış bedeninde dolaşıyordu. Nasıl da yakışıklıydı erkek!

Kuaför eli değmemiş saçlarına, memleketlerini imleyen o kemerli uzun burunlarına, Temel’in bıyıklarına, Türk kası diye övündüğü göbeğine sihirli bir değnek mi dokunmuştu? Tertemiz, pırıl pırıldılar. Meryem, hiç içinin bulanmadığını duyumsadı; çok rahattı, çok! Bu iki insanın görüntüsü gerçek hallerine hiç benzemese de onların kendileri olduğunu biliyordu. Yalnızca bir tek şey çok tanıdıktı: beyaz ipek başörtüsü. Çırılçıplak bedenini onunla sarmıştı. Şehvetle saldırırken erkeğine onu da fırlatıverdi üzerinden. Olacak iş miydi bütün bu yaşadıkları? Ne günah kalmıştı ne de ayıp! Temel, konuş benimle, bir şeyler söyle, dedikçe, ilk kez yatakta dili çözülüyor, üstelik ona Rusça mırıltılarla yanıt veriyordu. Bilmezdi ki hiç bu dili!

Alışkın devinimlerle abdest alırken yine daldı gitti. Gördüğü düşü kafasından kovamıyordu bir türlü.

‘Tövbe, tövbe ya Rabbim!’

Yeniden aldı abdestini. Suçlanmış bir çocuk gibi başı yerde çıktı banyodan.

Kurulanıp giyinirken bedenine dokunmamaya özen gösterdi. Yeniden günaha girmekten korktu. Islak saçlarını alelacele ensesinde toplayıp tülbentle sıkıca bağladı. Dalgınlıkla eline aldığı ipek eşarbını da tam üzerine dolayacakken vazgeçti. Başına başka bir örtü sararak evden çıktı.

Alt daireye inerken derin derin soluk aldı, verdi.

Kapıyı eltisi Türkan açmıştı. “Abla ne oldu sana? Yüzün pancar gibi!”

“Yok bir şey!” dedi sertçe.

“Abim yine gelmedi mi?”

“İşine baksana sen!” Meraklı cenabet, yine süslenmiş sabah sabah! diye homurdanarak girdi içeri. Çocuklar cıvıldaşarak kahvaltı ediyordu.

“Günaydın yenge.”

Zoraki gülümsedi.

‘Erkekler işe gitmiş. Bu iyi işte! Bir de onların acıyan bakışlarıyla karşılaşmayacağım hiç olmazsa.’

Kahvaltıya başlamak için kendisini bekleyen kayınvalidesinin yanına oturdu. Türkan’ın çay getirmeye mutfağa gittiği sırada deminden beri gözleriyle sorduğu soruyu dillendirdi kadın.

“Kızım, çok kötü görünüyorsun. Yeni bir haber mi aldın?”

“Yok anne. Keyifsizim biraz.” dedi, gözlerini kaçırarak. Gece gördüğü düş aklına gelince yüzü daha da kızardı.

Masanın ağır havası çocukları da suskunlaştırmıştı. Her sabahki şamatalarını yapamadan kadınları öpüp evden çıktılar.

Çöken sessizlikle kahvaltı yaptı üç kadın. Türkan’ın getirdiği kahveleri içerken toparlandı biraz Meryem.

“Anne pek iyi değilim. Hafız Teyze boştaysa o okusa bugünkü mevlidi.”

“Peki kızım, ararım birazdan. İstersen doktora götüreyim seni.”

Eltisinin gözleri fıldır, fıldır bakıyor, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Onun ağzına fazla laf vermek istemedi.

“Doktora gerek yok. Dinlenirim, geçer.”

Evine döndüğünde ne yapacağını bilemedi. Boş boş dolaştı odadan odaya. Perdeyi araladı. Deniz kudurmuştu yine. Nefretle karşı kıyıya doğru baktı, görebilecekmiş gibi. Bir ‘Of!’ çekti. İçine çöken karanlığı çoğaltırcasına, yağmurlu, pusluydu hava. ‘Güneş, aydınlık olsa ne fark eder, içim böyle sıkıntılıyken...’ Perdeyi yine sımsıkı kapattı. Kapı çalıyordu. ‘Yoksa...?’

“Aklım sende kaldı. Konuşamadık aşağıda. Ne oldu kızım?”

“Yeni bir şey yok! Biliyorsun. Kaç gün oldu, gelmedi.”

“İyice şaşırdı bu oğlan. Dükkâna da uğramıyormuş günlerdir. Papara yedi ya... Bugün buldurtacak baban, iyice çekecek kulaklarını.”

“Çok ağırıma gidiyor anne. Bunca yıl bir yastığa baş koy, sonra da... Ne suçum var benim? Çocuğumuz olmuyorsa... Allah vermedi...”

“Ağlama kızım. Hem yeğenim hem gelinimsin, kıyamam sana. Oğlum olacak hayırsız eksiğini böyle kapatacak aklı sıra.”

“...”

“Bütün erkekler illaki ister çocuk.”

“...”

“Bak kızım, kocandır, yarın öbür gün aklı başına gelince döner evine. Sen de biraz suyuna git, nasıl istiyorsa öyle ol. Gözü dışarıda kalmasın.”

“Neden ben değişecekmişim? Baştan beri böyleydim. Çocukluğumdan beri kapalıyım. O zaman beğendi de şimdi neden kaçıyor?”

“Ah kızım, sokaklar kuyruk sallayanlarla dolu. Hadi, yeter döktüğün gözyaşı. Toparlan biraz.”

Günler birbirini yineliyordu.

‘Gelmiyorsun! Gelmediğin yetmiyormuş gibi uykularıma saldıklarınla günaha sokuyorsun beni!’

Daha ortaokul sıralarındaydı. O çocuksuz, erkeksiz evin kızı gibiydi. Hacı Anne, sesini, okumalarını çok beğeniyordu. Bazen gece de kalıyordu gül suyu kokan büyülü evde. Yumuşacık, kor gibi nefesin koynunda uyanıyordu. Yalnızca Kuran okumayı değil, bir hafızın nasıl yaşaması, nasıl davranması gerektiğini de öğrenmişti ondan. O günlerden beri açmamıştı saçlarını kimselerin yanında.

“Bıraksam yatağa girerken de başındakini çıkarmayacaksın!”

“Ne istiyorsun benim başörtülerimden? Bırak, dokunma ona!”

Nasıl da kapmıştı kocasının elindeki beyaz eşarbını. Mevlitlerde hep rahmetli Hacı Anne’sinin armağanı, bu kutsal emaneti örtünürdü. ‘Mübarek kadın, hâlâ senin gibi kokuyor bak.’ Üç kenarı iğne oyası, bembeyaz, ipek namaz örtüsünü kullanırken tüm belâlardan korunacağını düşünürdü.

‘Yine de geldi buldu beni kötülük.’

İsyan etmekten korkuyordu. Bir yandan kocasının gelmeyişi zoruna gidiyor, onun evdeki varlığını özlüyor, bir yandan da bütün suç onda, diyerek beklediği için kendine kızıyordu.

“Giyemem bu çamaşırları, bu boyayı, cilayı süremem! Günaha sokma beni.”

“Asıl bana karşı gelmen günah!”

“Gâvurlar gibi yaşamamı nasıl istersin benden?”

“Neden gâvur olacaksın! Bak Türkan Yengeme, nasıl da bakımlı, şıkır şıkır kadın.”

“Onun adını anma bana.”

“Farkında mısın Meryem, hâlâ dayımın kızısın. Karım olamadın bir türlü. Erkeğim ben, erkek! Dayanamıyorum.”

‘Yaa, Temel Efendi, böyle diye diye gittin. Harama uçkur çözdün. Gittiğin kadınlar öyle şıkır şıkır mı? Kadınlık bir tek yatakta mı olur sence?’

“Karı koca nasıl olunur Meryem? Yatakta başlamaz mı evlilikler? Sen ne yaptın yıllardır? Tutturdun abdest, namaz diye! Ölü gibi uzandın yanıma, sus-pus, cinsiyetsiz. Hep kasıldın, kastın içini de dışını da. Öğürmelerin de cabası... Annem gibi görürken benim içim alıyor muydu seni? Zaten sen de almadın ki beni hiç içine.”

‘Senin istediğin gibi olsaydım nasıl bu beyaz örtüyü sarabilirdim başıma? Nasıl içimi kirletmeden ibadetimi yapardım?

Artık yemek saatlerinde aşağıya inmiyordu. Kaynanası dayanamıyor, sabah akşam getirdiği yemeği yemesi için çırpınıyordu. Onunla bile dertleşmez oldu Meryem. Gün içinde defalarca abdest alıyor, Kuranını elinden düşürmüyordu ama eskisi gibi veremiyordu kendisini okuduklarına. Ne yaparsa yapsın aklında gördüğü açık saçık düşler.

‘Temel, büyü mü yaptırdın bana yoksa?’

Kayınvalidesini yanına katıp nefesi kuvvetli hocalara okuttu kendini. Bir değişiklik olmadı. Doktora gitme önerisini yine geri çevirdi. Bir aralar Temel de tutturmuştu doktora gidelim diye. ‘Doktor ne anlar benim derdimden? Hem ne anlatabilirim ki elin adamına?’

Meraklı soruları yanıtlamak zorunda kalmamak için kimseyle görüşmüyordu. Zayıflamış, göz altları halka halka morarmış, hortlağa dönmüştü.

‘Geceyi hiç sevmiyorum ama gündüzlerim de gece gibi.’

Yatağına girmese de oturduğu yerde dalıp dalıp gidiyordu.

‘Ah şu rüyalar! Uyumak istemiyorum!’

“Nefret ediyorum anneannem gibi gülsuyu kokmandan!”

Rüyalarındaki kadın mis gibi parfüm kokuyordu.

“Bütün erkekler gibi senin de aklın bacak aranda.”

“Bıktım bu saçmalıklarından.”

“Ben de senin beni fahişeye çevirme çabalarından.”

“Allah kahretsin. Gidiyorum Meryem. Gerçekten karım olmak istediğinde ara beni.”

“Asıl senin aklın başına gelirse dön.”

‘Yapayalnız kaldım.’

Türkan’ın gelip kendisiyle konuşma çabalarına çok sert tepki veriyordu. Kayınvalidesine ses etmiyordu.

“Kızım kalk bir banyo yap, açılırsın.”

“Yorgunum, çok yorgunum.”

Abdest bile almadığına şaşırmıyordu artık.

‘Namazım, duam şaştı, her şey yalan oldu.’

Gözünü kapattığında düşten düşe yuvarlanıyor, açtığında yanı başında birilerini görüyordu.

‘Öyle bakma Hacı Anne, ne olur! Vallahi kirlenmedim ben. Nasıl bıraktıysan öyleyim hâlâ.’

‘Temel yapma, çok ayıp!’

‘Hacı Anne bağışla beni!’

‘Hayır Temel, hayır, olmaz, üstüme gelme!’

‘Hacı Anne, gitme!’

‘Temel gel…’

‘Hacı Anne...’

‘Temel…’

Bir sabah, kahvaltı tepsisini Meryem’e vermek için zili çaldı kayınvalide. Kapının açılmamasına anlam veremedi. Nereye gitmiş olabilir ki sabah sabah, diyerek evine döndü. Türkan’ın içi rahat etmedi. Yedek anahtarı alıp yukarıya çıktı. İçeri girdiğinde önce dondu kaldı. Sonra bağırıp çağırmaya başladı. Çığlığına koşup geldi kayınvalidesi, komşular.

Türkan salonun ortasında beyaz başörtüsünün altında yatan birinin başında hıçkırıyordu. Örtüyü kaldırdıklarında gördükleri, kırpılmış saçlı, acemice abartılı makyaj yapılmış yüzüyle, üzerine yalnızca kırmızı iç çamaşırları giymiş kadının Meryem olabileceğini düşünemedi kimse.

GÜNAH