
YAZAN: Yasemin YATKIN
Çıkılması kadar inilmesi de zor bir yokuşun alt kısmında idi Maviye Çalan Mor Sümbül Çıkmazı. Adını, bu sokaktaki balkonlarda mis gibi kokan sümbüllerden almıştı. Yılın sadece mayıs ayında, çok kısa süre açan bu çiçeklerin, tamı tamına yüz elli yıldır bu çıkmazı adlandırması çok manidardı.
Yokuş, iki yanından aşağıya doğru sıra-sıra inen dükkanlarla, bir ağızın içindeki dişleri andırıyordu. Dükkanlarının önünde oturup, çayını yudumlayıp, sigarasını tüttürerek ineni çıkanı seyretme ve dedikodu yapma geleneği hâlâ devam ediyordu burada. Ah! şu erkekler, dış görünüşleriyle ne kadar ketum görünseler de aslında kadınlardan daha dedikoducuydular kendi aralarında. Hem de en acımasızından.
Kim sokağa girmiş, kim çıkmış, nasıl çıkmış, çıkmamış, elinde ne varmış, yüzünde ne varmış…
Yokuştan aşağıya inenlerden çok yukarıya çıkanları seyretmek, bilhassa kadınların arkasından bakmak, hatta bakakalmak en büyük keyfiydi bu küçük esnafın.
Aşağıya inen kadınlar, ayaklarının ucuna basar, yukarıya çıkanlarsa inadına-inadına topuklarına. Yine aşağıya inen kadınların dizlerinden aşağıya doğru uzar, çıkanlarınsa kısalırdı etek boyları. O yüzden bu esnaf, kimin bacakları güzel, kimin selüliti var, kim dantel giyer, kimin paçalısı var bilirlerdi.
***
15 yıl önce taşınmışlardı bu sokağa. Daha önce de yine bir çıkmaz sokaktan gelmişlerdi. Bağrı Yanık Halil Efe Çıkmazı. Uzun isimler koymak adettendi demek ki bu memlekette. Sokağın ismiyle ilintili, erkekleri de birer efeydi hem de en yanığından diğer çıkmazın.
Zaman içinde iyice alışmışlardı yeni sokaklarına. O da diğer kadınlar gibi, her daim iner, çıkardı bu yokuştan giyimine dikkat ederek. Esnafın o anlamlı bakışları altında başını öne eğerek. Korkardı bu baykuşların iş dönüşü bir şeyler fısıldamasından babasının kulağına. Çok yakışıklı ve kibar bir adamdı Nevzat Bey ama bu nezaketiyle tezat oluştururdu siniri. Daha bugüne kadar bir fiske vurmamıştı kızına, keşke vursaydı dedirtirdi o simsiyah göz bebeklerinin ta içinden ateşler saçan bakışlarıyla.
Ne de olsa annesiz büyütmüştü biricik kızını adamcağız. Mahallenin dulları neyse de evli barklı kadınları da der takıl olmuşlardı her daim yakışıklı Nevzat Bey’e. Sudan sebeplerle evlerineçağırdıkları yetmiyormuş gibi, naylon gecelik ve incecik sabahlıklarla kapıyadayanmışlıkları vardı bu azgın, utanmaz kadınların gece gece. Ama hiçbirine yüz vermemişti kızını düşünerek. Yakışıklı, kibar ve namuslu Nevzat Bey. Namus, şeker gibiydi bazı kadınlar için, fazlası zarar getirirdi. Hatta şu namus denen şeyi, tamamen çıkarıverselerdi hayatlarından daha iyiydi.
Bir keresinde babasının, tebessümü annesine benzeyen şu Mehveş hanıma kaş altından bakışını görmüştü ama bir kez bile selamlaştıklarını görmemişti. Zaten zihinsel engelli oğlu kimseyi yaklaştırmıyordu ki bu nazenin dul kadına.
Babasının korkusu ile esnafın kem bakışı altında, mahalleden çıkıncaya kadar omuzlarında ağır bir yük taşırmış gibi yürürken, köşeyi dönüp de otobüse binince o yükten kurtulup önce göğüslerini dikleştirir, yakasını aşağıya çekiştirir, at kuyruğu saçlarını açar ve rujunu tazelerdi Rüksan.
***
Çok güzeldi, neredeyse şeffaflaşmış, porselen gibi bir cildi, annesinden aldığı kırmızıya çalan amber rengi saçları ve saçlarıyla tezat misket büyüklüğünde simsiyah gözleri vardı. Bu güzel yüzü, hokka gibi bir burun ve pembe dolgun dudaklar süslerdi. Bu çıkmaza yeni taşındıklarında Rüksan on beş yaşındaydı ve mahallenin teyzeleri güzelliğini tescil etmek istercesine soru yağmuruna tutarlardı, gözlerini yüzünden ayırmaksızın. Delikanlılar da ayrılmazdı Buharalı Apartmanının karşısındaki bakkalın önünden. Beklerlerdi ki o amber saçlı kız balkondaki sümbülleri sulasın.
Zamanla bakkalın önündeki delikanlı sayısı azaldı. On beş yaşındaki o güzel kız, on beş senedir daha da serpilip güzelleşmişti ama hiçbirine yüz vermemişti bu zaman içinde. Nerden bileceklerdi ki bu meleğin kalbini bir şeytana verdiğini.
***
Şeytan, bir kalbe girmeye görsün, boyundan büyük işler yaptırırdı insana. Rüksan da tam 14 yaşındaydı o şeytanla tanıştığında. Bağrı Yanık Halil Efe Çıkmazı’nın, o kesif kokulu apartmanının önünde, arkadaşlarıyla oturup çekirdek çitlerken görmüştü onu. Asla yakışıklı bir erkek değildi ama şeytan tüyü vardı işte. Adı Ayhan'dı. Sarı dalgalı saçlı, sarı bıyıklı, ince, uzun boylu, vasat bir çocuktu. Sadece baktığında derinliklerine daldığın mavi gözleriyle, bembeyaz ve düzgün dişlerini sergilediği yakıcı bir gülüşü vardı. Daha ilk gördüğü anda âşık olmuştu Rüksan. Ayhan’da ona. Arkadaş vasıtasıyla haberleşmeler gizli buluşmalara dönüşmüştü kısa zamanda, yazık ki bir yıl sürmüştü bu her gün görüşmeler. Çıkmazdakiler de onları izler olmuştu gizli gizli. Dedikodu da almış başını gitmişti. O onurlu Nevzat Bey, dedikodulara artık tahammül edemediği için bir çıkmaz sokaktan diğerine taşımıştı evini. Kızını da o delikanlıdan kurtarabilmeyi ümit ederek ama yanılmıştı.
Rüksan yeni mahallesine taşınmıştı taşınmasına ama bulduğu bahanelerle her fırsatta aşığıyla görüşmeye devam etmişti. Yeni komşular neler olduğunu pek bilmiyordu. Bu gizemli, peri kadar güzel kızın ağır ve kibar davranışları onları hiç şüphelendirmiyordu. Zaten ona bakan, laf atan hiç kimseye de bakmıyor, yüz vermiyordu.
Rüksan, Ayhan’la olan bu aşkını uzun yıllar herkesten sakladığını düşünerek devam ettirmişti. Hatta Ayhan’ın Semra ile evlenmesi bile bu aşkın sürmesine mâni olamamıştı. Semra’nın babasının belediye başkanı olması bu evliliğin sebeplerinden biriydi. Ayhan iyi bir hayat sürmek için Semra'yı seçmiş Rüksan'sız da bir hayat düşünemiyordu. İkircikli bir yaşamı tercih etmişti böylelikle. Eski mahalledeki komşular bu durum yüzünden kim bilir ne kadar acımışlardı Rüksan’a? Güzelliğinin beş para etmediğini söyleyerek belki de gülüşmüşlerdi kendi aralarında.
***
O gün yine Ayhan çağırdığında, babasına eski mahalleden komşularıyla buluşacaklarını söylemişti. Ağır başlı tavrıyla, başını öne eğerek çıktı, çıkılması kadar inilmesi de zor olan bu yokuştan. Dedikoducu esnaf, bacaklarının güzelliğiyle mest olarak rüzgârda uçuşan eteklerinin ardından bakakalmıştı.
Otobüste saçlarını açtı ve kırmızı elbisesiyle uyumlu rujunu tazeledi. Eski mahallesine geldiğinde tüm güzelliğiyle hazırdı Ayhan için.
Bu çıkmaz sokakta 15 yılı geçmişti bir 15 yıl da diğer çıkmaz sokakta diye düşünürken karşı kaldırımda, elinde koca market poşetleriyle çocukluk arkadaşı Elif’i gördü. Rüksan’ı gören Elif, onun güzelliğinden kaçar gibi ve sanki yolunu değiştirmek ister gibi hareket etse de elindeki poşetler buna müsaade etmedi.
“Lanet olsun ne vardı böyle tüm marketi satın alacak” diye söylenirken Elif, Rüksan da ona için-için güldü.
Karşı karşıya gelince de Rüksan bombayı patlattı.
“Ay Elifciğim”
“Ne oldu sana böyle?”
“Balon gibi şişmişsin?”
Sahte öpücüklerle taçlanmış ayaküstü bir sohbet oldu onların ki. Şişmanladığını söyleyerek patavatsızlık yapmıştı Rüksan ama,
“O da balon gibi şişmeseydi ne yapalım.”
Sözlerin ağzından dökülmesiyle, Elif’in o çekik gözlerinde aniden çakan öfke ışığı, içine bir kuşku ve pişmanlık düşürmüştü Rüksan’ın.
İçi cız etti birden. Ayhan için geldiği çok mu belli oluyordu yoksa? Yoksa patavatsızlığının karşı tarafta yansıması mıydı bu?
Zihnindeki kötü düşünceleri hemen kovaladı.
Elif’i atlattıktan sonra en sonunda Ayhan’la buluşacağı kasvetli, boyası eskimiş Simber apartmanına geldi. Şişman birinin zor geçeceği kadar dar bir kapısı vardı.
“Elif mesela” diye düşündü.
“Bu kapıdan imkânsız geçemez.”
Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Geçerken içeri girme der gibi kilide takıldı eteği ve takılan iplik, o yoluna devam ettikçe uzadı gitti.
“Hay aksi her şey de bugünü buluyordu.”
“Ne demekti şimdi bu ne anlamı vardı bunun şimdi?”
Bu binayı sadece Ayhan için seviyordu. Bu eski püskü, boyası dökülmüş, kesif kokulu apartmanı. "Biraz daha" diyordu bina onca yaşına rağmen "biraz daha". Dayanıyordu arsızca. Buluştukları ev, bir arkadaşlarına aitti. Bu aşkı ta ilk gününden beri biliyordu Tayfun.
Hiç evlenmemişti. Alt katta yarı zemin bir bekar evi vardı, eşyaları eski, her yeri kirli olan.
Onun yatağında kirli ve eski çarşaflarda yatmak Rüksan’ı üzüyordu ama tek tesellisi Ayhan’la beraber olmaktı. O gün pırıl-pırıl bir yatakta öpüşüp koklaşmak için Tayfun’a da hediye olsun diye yeni nevresim takımı almıştı Rüksan. Heyecanla alt kata indi. Anahtarı her zaman ki yerinden aldı kapıyı açtı ve tekrar yerine koydu. İçeri girdiğinde ağır bir küf kokusu genzini yaktı, hemen mutfağa koştu, camı açtı, sonra da odaya geçip aldığı hediyeyi yatağa serdi. Oda şimdi bir şeye benzemişti. Evin kirine inat kocaman manolyalar mis gibi kokular saçıyordu nevresimin içinden.
"Ohh! Mis gibi" dedi.
Etrafı toplarken kapının açıldığını duydu. İçeriye giren Ayhan’dı, koşarak boynuna sarıldı. Doğruca yatak odasına gittiler. Yatağa atladılar ve şehvetle birbirlerini öptüler. Görüşmeyeli çok kısa bir zaman dilimi olmasına rağmen çok özlemişlerdi. Öpüşürlerken gözleri birden cama kaydı. Hayretler içinde göz göze geldiler.
***
Üst kısımdaki yarım pencereden, gelen gidenin bacaklarından başka bir şey gözükmezken, bugün gördükleri şey onları şaşırtmıştı.
Seksenine merdiven dayamış Hasibe teyzenin, pazar arabasına ayağını dayadığı için aşağıdan görünen kırmızı külotu. Birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Artık menopoza girmiş ve muayyen günleri çok geride kalmış bu tonton teyzenin, neden kırmızı dantel külot giydiğine bir anlam veremediler, hatta ve hatta uzun don giymesi gereken bir kadının küçücük bir donla gezmesi daha da anlamsızdı onlar için.
Güldüler, çok güldüler.
Bu kadar gülmek hayra alamet değildi. Birden kapı çaldı. Birbirlerine baktılar. Kimseyi beklemiyorlardı ki.
Kapı gözetleme deliğinden de bir şey görünmüyordu.
“Kahretsin” dedi Ayhan.
“Bu evde de her şey eski. Kapı deliği bile.”
***
Ayhan’ın kapıyı açmasıyla karısı Semra’nın içeri dalıp Rüksan’ın saçlarına yapışması bir oldu. Ağıza alınmayacak sözler sarf edip, bağırarak bütün apartmanı başına topladı. Bütün apartman da bütün mahalleyi tabii ki.
Elif, Rüksan’dan intikam mı almıştı yoksa?
“Sen misin şişmişsin diyen?”
“Oh! Olsundu.
Şişmanlığının bedelini, Rüksan ve Ayhan’ı Semra’ya şikâyet ederek ödetmişti Elif.
Rüksan'ın içi yine cız etti. O hain gözlerde ki intikamı o anda görmüştü ama hayatı boyunca aşkı tatmamış bir insandan bundan başka daha ne beklenirdi ki.
"Ya babam öğrenirse" diye düşündü.
Kalbinde bir cız daha hissetti.
Rüksan, kötü düşüncelerden sıyrılamıyor, bütün gücüyle kırık kalbinin çırpınışlarını durduramıyordu. Semra’nın elinden birden kurtulup, aklında babası, utanç içinde hızla merdivenleri çıkıp, çatıya ulaştı.
***
O anda Elif’in gözlerinden bir ışık daha geçti keyifle aşağıdan yukarıya bakarken.
Ayhan ve bütün eski komşular korkulu gözlerle bakıyordu yukarıya, Rüksan’a.
Hatta Rüksan’ın kırmızı elbisesinin altından gözüken kırmızı dantel külotuna.
06 Kasım 2016
İSTANBUL




