YAZAN: Nalan YILMAZ
Ölümüne Yazmak
“Benim hikâyem her türlü duruma girme, koşma, atlama, düşme, korku ve yorulmadır. Bu yüzden yazar gibi görmüyorum kendimi. Yüksek ücret ödeyerek beni izlemeye gelen seyirciler karşısında ölüm numarası yaptığı sanılan bir cambaz gibiyim. Ama yapacak da başka bir şey yok yazar için. Benim için yeni bir hikâyeye başlamakla tabancayı şakağıma dayamak aynı şeydir.”
(Palyaço Ruşen- arka kapak yazısı, Nisan Yayınları, 1993)
“Aslında sanat yapmak büyücülük gibi bir şeydir,” diyen Sevim Burak, ortaya çıkardığı eserleriyle yaptığı benzetmenin hakkını vermiş bir yazar. Yarattığı edebiyat, onun döneminde, kimileri için tuhaftır, alışılmışın dışındadır. Eserlerini geniş kitlelere yaymak için tarzından ödün vermez. Mevcut edebiyat yönelimlerinin uzağındadır, topluma yön verme çabasında olmamıştır ve sanatın böyle bir görevi olmadığı inancındadır. Tek hedefi vardır, o da yapılmamış olanı yapmak.
26 Haziran 1931 İstanbul Ortaköy doğumludur. Babası denizci Seyfi Kaptan, annesi Bulgar göçmeni Yahudi bir ailenin kızı Marie Hanım’dır. Sarışın, yeşil gözlü, dikkat çekici güzellikte olan Marie Hanım, İspanyolcayı, Fransızcayı çok iyi konuşur ancak Türkçesi farklı kültürden olduğunu hemen ele verecek düzeydedir. Çevrenin etkisiyle, istemese de Müslüman olur, Aysel Kudret adını alır.
Seyfi Kaptan’la Marie Hanım’ın iki kızı olur. Baba, ilk çocuğuna Nezahat, ikinci çocuğuna kaptanlığını yaptığı gemisi Sevim’in adını verir. Çocuklar, muhtemelen çevresel nedenlerle Yahudi bir anneye sahip olduklarını yıllarca görmezden gelerek büyüseler de küçük kızları Sevim yıllar sonra yazdığı öykülerde Yahudi olduğunu adeta haykırır. “Küçük bir kızken burnum havadaydı, şimdi yerlere, yerin dibine indi. Yahudilerden, annemden utanırdım nefretle karışık… Annem hep, “Bir gün anlayacaksın” der, ağlardı. İşte şimdi, bu bir avuç Yahudi, iki tanecik ev bana anamdan kalanlar… Onun için yazdım Yehova’yı…” diye yazar Dino’lara(Güzin ve Abidin) yazdığı bir mektubunda. Özür niteliğindeki AhYarabYehova öyküsünde yazarın Kuzguncuk’tan tanıdığı Yahudiler isimisimyer alır: BayanZembulAllahanati, Madam Domna, Madam Nıvart, Ebe Madam Anastasia... Daha sonraları, yazar bu öyküden hareketle “Sahibinin Sesi” adlı oyunu yazarak ailesinin de bir isteğini yerine getirir. Yazarın, eserlerindeki dili kurarken Tevrat’ın diline öykünmüş olması da dikkat çekicidir. Sevim Burak, Dostoyevski’ye, Kafka’ya, Samuel Beckett’e hayrandır ama kutsal kitaba, onu tefsir etmeyi isteyecek kadar âşıktır. Bu isteğinin delilikle eş olduğunun da bilincindedir. “Bir deli işi onu tefsir etmek. Bu da bana düşer. Tevrat’ı oturup yeniden yazacağım, karar verdim. Tabi, beni ekmek ve suyla ölünceye kadar bir besleyen olacak… Başucumda bir nöbetçi isterim seneleri bekleyecek…”
Sevim Burak, on yaşındayken ıslak mayoyla uzun süre dolaşması nedeniyle kalp romatizması olur. Dikkatli bir yaşam sürülmesi durumunda yenilebilecek hastalığı ne yazık ki yenemez ve yaşamı boyunca hastalık yakasını bırakmaz.
“SİZE ISLAK MAYO İLE DOLAŞMA İZNİNİ KİM VERDİ?
SORUN DURMADAN BÜYÜYOR.
NİYE ISLAK DONLA GEZDİNİZ?
NİYE MAYONUZU DEĞİŞTİRMEDİNİZ…?” (Afrika Dansı öyküsünden)
İlkokuldan sonra Alman Lisesi Ortaokulu’ndan mezun olur. Tüm kaynaklar eğitim hayatı hakkında yalnız bu bilgileri içerirken Ece Ayhan onun AllianceIsraelite’te gördüğü eğitime de dikkat çeker. Sevim Burak, eğitim hayatının bitmesinin ardından manken olarak çalışmaya başlar. Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’nün mankeni olur, dönemin ünlü terzisi Cemal Gürün’ün de desteğiyle meslekte kısa sürede kendini kabul ettirir. 1954 yılında milli manken olarak bir grup arkadaşıyla birlikte davetli olarak Amerika’ya gider.
İki kez evlenir. İlk eşi keman sanatçısı Orhan Borar’labirlikteliğinden oğlu Karaca Borar, ikinci eşi ressam Ömer Uluç’la olan birlikteliğinden ise kızı Elfe Uluç dünyaya gelir.
Eserleriyle, onları var etme biçimiyle, yaşadığı dönemin sanat anlayışının dışında oluşuyla, bir dönem edebiyat çevrelerince dışlanmış olsa da edebiyatımızda yarattığı farklar ve katkıları nedeniyle adı 50 kuşağı öykücüleri arasında anılır. “Benim için öykü yazmak görevli olduğum bir iştir şu dünyada, ama ne yazmakla görevli olduğumu bilmediğim bir iştir… İkinci bir kader gibi sığındığım hikâyelerim beni başkalarından korur. Hikâye yazmak kendime açık, başkalarına kapalı olduğunu sandığım, kendi bildiğim bir durumdur,” diyen yazar yazmaya niyetlenenlere önemli ipuçları verir. Başka yazarlar tarafından yazılmış metinler üzerinde çalışmayı, onlara eklemeler, çıkarmalar yapmayı hatta o metinleri tekrar etmeyi önerir, “Bir kere taklit etmeye kalk da gör, taklit ede ede neler çıkarırsın, neler uydurmaya başlarsın, başla da gör, emin ol yazarlık budur, taklittir, sonra uydurmadır, bir de kendine heyecanlandığın bir model seçmektir.”
Yazma süreci oldukça farklı olan yazar, kelimeleri, kesip iğnelerle evin her tarafına bunları asar yer yetmeyince kızının odasına yönelirdi. Sonra duvarlara, perdelere, eşyalara iğnelenmiş kâğıtları toplar onlardan cümleler kurardı.
Yazmak onun için tam bir kayboluş haliydi, “Gündüz aklım başımda değildi. Sadece makine gibi yaşıyorduk bir kafa ve yazı makinesi gibi… İnsan gibi bile değil.” Palyaço Ruşen kitabının yazım sürecini böyle anlatır Sevim Burak. Bahsettiği kayboluş hallerini sıklıkla yaşar, gün olur gerçek bir binek otomobile, Ford MachI’a âşık olur. Arabanın karakter olduğu roman onun son gençliğinin ve aşkının romanıdır, “Çünkü arabadan başka birine âşık olamadım,” der. Romana dört elle sarılır fakat otomobiller hakkında bilgisi yoktur bu konuda da Amerika’da yaşayan oğlu Karaca’dan destek ister. Bazen de nasıl yazması gerektiğini uzun zaman düşünür. Örneğin, İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar oyunundaki bir cümle için düşünmesi bir yılını alır. Yazma süreci ancak doğru cümleyi bulunca devam eder. Konu sıkıntısı çekmez. Çevresindeki her şeyi malzeme yapacak düş gücüne sahiptir. 14 Eylül 1981’de sokağa çıkma yasağında, Cerrahpaşa Haseki Kardiyoloji Merkezi’ne katater operasyonu için yatırıldığında hastanenin verdiği epikriz raporunu Afrika Dansı öyküsüne baz olarak kullanır. “Artık sağlık raporlarım hastalığımı saptayan belgeler olmaktan çıkıp sanatımda yeni bir üçüncü boyut, bir sanat potansiyeli oluşturdu. Duyarlılığım sağlığımla birlikte bileniyor,” diyor yazar Güzin Dino’ya yazdığı bir mektubunda. Yaşamındaki insanlar da dolaşır öykülerinde. Ticaret Odası çalışanı, hastalığında bir süre kendisine bakmış olan ve onun yazılarını daktiloya çeken Nebahat da Yanık Saraylar ve Bir Gece Yemeği öykülerinde çıkar karşımıza.
Sevim Burak’ın sanat algısı, döneminin sanat anlayışıyla uyumsuzdur. O yıllarda hâkim olan toplumsal gerçekçiliğin aksine sanat için sanat yapmaktadır ve ona göre, eserlerin anlaşılmak diye bir kaygısı yoktur, kimi eserler bazen on bazen de yirmi sene sonra anlaşılırlar. Eserlerinde ses çoğu zaman kelimelerden daha çok öne çıkar. Biçim, dil ve üslûba verdiği önemle Samuel Beckett’ten etkilendiği söylenebilir. Burada küçük bir parantez açıp o dönemde Beckett’ten etkilenmiş önemli isim Leyla Erbil’den de bahsetmek gerekir. Burak ve Erbil de Beckett gibi, dili bir iletişim unsuru olarak kullanmaz. O yıllarda tuhaf karşılanan bu tarz, yıllar sonra onları edebiyatımızda farklı noktalara taşır. Leyla Erbil, “Samuel Beckett’i çok sevdim,” derken Sevim Burak da yazara duyduğu hayranlığı, sevgiyi Afrika Dansı öyküsünde kâğıda döker, “BECKETT’leberaber olmak bu odada Beckett’i görsem ayaklarına kapanır öperdim diyorum makineye…/BECKETT’legezmek/ yalnız kendime saklamak değil onu / hayır / başkalarıyla da paylaşmak isterim /Beckett’lasinemaya gitmek / O’nu sinema kalabalığının arasında görmek isterim… / sanat çevresi /BECKETT’igörünce ne yaparlar acaba…” Bedia Koçakoğlu da “Aşkın Şizofrenik Hali Sevim Burak” isimli kitabında, yazarın etkilendiği isimlerden bahsederken Samuel Beckett’e de yer vererek bu konuya açıklık getirmeye çalışır, “Samuel Beckett’in Sevim Burak’ı etkilediğine dair doğrudan bir bilgi bulmak mümkün değildir. Ancak yazarın ‘Afrika Dansı” öyküsünde Beckett’ten takdirle bahsetmesi ve bizim tespit ettiğimiz bazı benzerlikler onu da bu başlık altında ele almamıza yol açtı” der. Leyla Erbil konusuna dönecek olursak, sanatta fark yaratma gayreti-iddiası sözünü sakınmayan iki yazarı ister istemez karşı karşıya getirir ve Burak, oğluna yazdığı bir mektubunda, “Burada, Çağdaş Eleştiri Dergisi’nde çıkan yazı ve kapaktaki kompozisyon-yorum öteki yazarları çıldırttı. Bir tanesi 25 yıllık bir düşman Leyla Erbil…” diye bahseder ondan. Onun bu çatışmacı yönü Erbil’le sınırlı değildir. Nazlı Eray, Sait Faik, Yaşar Kemal ve başkaları için de sert sayılabilecek düşünceleri olan bir yazardır.
Sevim Burak yazdıklarının geleceğe kalacağından emindir. “Benden kimsenin bir şeyler istemediği bir ülkede, ben kendi istediğim ve sen istediğin için yazdığımı biliyordum, ama Türk Edebiyatı Tarihine geçen kitap yazdığımı da daha baştan gene biliyordum,” diyor yazar oğluna yolladığı bir mektubunda. Hiçbir akıma yakın görmez kendini ve gerçeküstücü olduğu sözlerine itiraz eder.
Yaşamının sekiz yılı bir türlü bitiremediği romanı Ford MachI’la uğraşmakla geçer. O arabayı ilk gördüğünde kırk yaşındadır ve ona âşık olur. Duygularından emindir, “arabadan başka birine âşık olamadım” der. Ona destanlar yazar. Niyeti onu kitaplaştırmak, son gençliğinin ve aşkının romanını yazmaktır. Sekiz yıllık sürede tüm bu çalışmalar başka kitaplara esin kaynağı olur, Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord kitapları peş peşe çıkar ama hayatımın romanı dediği eser bir türlü tamamlanamaz. Parasal sıkıntılarının, sağlık sorunlarının, perhizine dikkat etmek zorunda oluşunun, yoğunlaşıp yazmasına engel olduğunu düşünür, “İnsanın yardımcısız yaşaması imkânsız. Erkeklere kadınlar alışveriş, perhiz yemekleri yapıp kocalarına bakıyorlar. Türkiye’deki yazarların %100’ü kadın sırtından geçiniyorlar” diyerek belki de pek çok kadın yazarın sorununa parmak basar.
“Çocukluğundan beri dünyaya bir giz taşımak ödevi ile geldiğine inanan” Sevim Burak, edebiyatıyla okurlarının dünyasında derin bir iz bırakmayı başardı, “Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım,” diyerek okur kitlesini belirlemiş olsa da eserleri, özellikle ölümünden sonra geniş kitlelerce okundu. Ameliyat olmak için yattığı Haseki Hastanesi'nde 31 Aralık 1983 tarihinde ameliyat öncesinde yaşama veda etti.
Bitiremediği Ford Mach I romanı Nilüfer Güngörmüş tarafından yayıma hazırlanarak 2003 yılında basıldı.
Öyküleri, Yanık Saraylar-1965, Afrika Dansı -1982, Oyunları: Sahibinin Sesi -1982, Everest My Lord / İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar-1984,
Romanı: Palyaço Ruşen -1993 yıllarında yayımlandı.
Yazarı anlamak için önemli bir başvuru kaynağı olan ve ağırlıklı olarak Amerika’da yaşayan oğluna yazılmış mektupları içeren “MachOne’dan Mektuplar” kitabı ise 1990 yılında basıldı.
KAYNAKÇA
MachOne’dan Mektuplar, YKY, 5.Baskı, 2014
Aşkın Şizofrenik Hali Sevim Burak, Palet Yayınları, Nisan 2009
Yanık Saraylar, YKY, 2. Baskı, Mayıs 2004
Afrika Dansı, YKY, 5. Baskı 2018
Palyaço Ruşen, Nisan Yayınları, Ekim 1993






