Selvi Boylum Al Yazmalım

TEŞEKKÜR EDERİM

Tarih
01 Ocak 2025
Okuma süresi
~4 dk

YAZAN: Günay IŞIK

Arabayı bahçe kenarına park ettiler. Abisi kardeşinin omuzuna koydu elini. “Haydi bakalım.” Kadının yüreğine yine ağırlık çökmüştü, anasını böyle görmeye dayanamıyordu. Abisinin de ondan farkı yoktu gerçi. Buraya her gelişlerinde omuzları biraz daha düşüyor, yüzündeki çizgiler belirginleşiyordu.

Hemşire onları kapıda karşıladı. Tüm sıcaklığı içtenliği ile gülümsüyordu. İnsanın içini aydınlatan bir yapısı vardı bu kadının.

“Hoş geldiniz Bahar Hanım ve Emir Bey.” “Annem nasıl bugün?” “Aynı Emir Bey. Siz böyle çardakta oturun; Ayşe Teyze’mi ben getireyim.” Hemşire uzaklaşırken, çardaktaki masaya oturdular. Bahçenin tertemiz mis kokan çiçeklerini görmedikleri gibi duyumsamıyorlardı; ağır yürekleriyle.

Hemşire az sonra göründü, Kolunda yavaş yavaş yürüyerek, omuzları çökmüş, gözleri sanki görünmeyene bakan, saçları taranmış, tertemiz eşofmanlı bir kadınla.

Ayşe Teyze’yi yardımla, ağır beyaz bahçe sandalyesine oturttular.

“Nasılsın anne?” “İyiyim.” “Anam nasılsın?” “İyiyim.” Yüreklerine yine ateşler düştü, darala yazdı. Nereden nereye diye düşündü Bahar. “Ah! Demir Leydim, böyle mi olacaktın?” diye iç çekti Emir.

Anaları tek maaşla diyar gurbetlerde okutmuştu onları. Babaları işe gider, eve para getirirdi. Ev işi, Pazar, alışveriş, okullarıyla ilgili tüm işler Demir Leydi’nin üzerindeydi. Her ayın başını o üç kuruş parayla bir ekonomist edasıyla getirirdi. İkide bir, “Sizi okuldan alacağım” diyen babalarına, “Onların velisi benim. Karışma, okuyacak benim yavrularım!” diye karşı çıkardı, iş uzarsa dayak yiyeceğini bile bile. Yıkılmadı da yavrularını yıktırmadı da. Okuttu, kendi deyimiyle adam etti.

‘Anne, beni hatırladın mı?’ dedi, Bahar anasının ellerini tutup, ta gözlerinin derinliklerine bakarak. “Kimsin sen?’

Bu sefer sıra Emir’deydi; onu unutmuş olamazdı. Geçen sefer geldiklerinde hatırlamıştı, biricik aslan oğlunu.

‘Annem ben kimim?’ ellerini tutup önünde diz çöktü, anasının gözlerinin derinliklerinde kendisini aradı. Yok, bu sefer yoktu.

Hemşire elinde porselen çorba kâsesi, bir kaşık; bir tepsiyle geldi. “Ayşe Teyzem artık yemiyor. Blenderden geçiriyorum o öğün yemeğini; kaşıkla içirmeye çalışıyoruz.”

Sandalyeyi yaşlı kadının karşısına yerleştirdi. Kendisi de tam önünde olacak şekilde teyzeyi hafif çevirdi. “Hadi bakalım, güzel anam. Ayşe Teyze’nin gözleri ışıldadı mı ne?” Ayşe Teyze, “Teşekkür ederim.”

‘Bunu yiyeceğiz tamam mı? Hadi aç bakalım ağzını.” Kadın boş boş hemşireye baktı.

“Anne Deniz’i istiyorlar.” dedi; Emir gözlerine dolan yaşı silerken. Anası ona doğru baktı. “Ne yapalım?” “Ver.” dedi, ağzını açtı. Hemşire, hemen fırsatı değerlendirdi. Yemeği kadının ağzına soktu. Oh, bir kaşık da olsa yemek verebilmişlerdi.

“Ama buradan değil bu isteyenler, sen ne dersin?” “Ver.” “Bir kaşık daha; oh mis” “Bak ver diyorsun diye vereceğim.” “Ver.” O kâse bitti. Anaları hemşireye sanki minnetle baktı.” “Teşekkür ederim.”

Hemşire, çalışanı çağırdı. Çalışanın getirdiği ıslak havluyla Ayşe Teyze’nin ağzı, yüzü, elleri bir güzel temizlendi.

‘Bizim resmimizi çeker misiniz?’ dedi boğazındaki gıcığı yutmaya, gözlerindeki yaşı belli etmemeye çalışırken Bahar.

Annesinin yanına çekti sandalyesini, bir elini sırtına diğer elini yanağına koydu, kadın; Demir Leydi‘nin.

Emir, titreyen elleri ile telefonu eline aldı. Görevli, “Ben çekeyim.” dedi, telefonu aldı. Önce Bahar çekildi, sonra Emir. İkisi birlikte, otururken, ayakta, kâh gülerken, kâh neredeyse ağlarken. Hemşire de çok sevdiği, sürekli görünmeyen paralarını sayan, hep teşekkür eden hastası ve çocuklarıyla fotoğraflara poz verdi. Ayşe Teyze, “Teşekkür ederim.”

Kendilerini tanımayan; analarının ellerini, yüzünü öpe öpe ayrıldılar. Yürekleri kor, gözleri ırmak, akılları boş bir çuval gibi.

​Ayaklarını sürükleyerek, omuzları çökmüş, arabaya bindiler. Hiç konuşmadılar yol boyunca. “Abi yukarı gel.” “Yok gülüm eve geçeyim, yengen bekler, daha pazar yapacağız. Oğlan gelecekmiş Almanya’dan. Anası heyecanlı.” “Berke ne zaman gelecek?” “Hafta sonu, burada olacakmış.” “Aaa, hadi gözümüz aydın, hafta sonu sizdeyiz.”

Emir arabaya bindi. “Yarın Bahar’ı iş çıkışı alıp yemeğe götüreyim. Havamız değişir.” diye düşündü.

Ertesi gün, işten biraz erken çıktı. Bu gece ne kadar karışık rüyalar görmüştü; şu bitmeyen depremler rüyasına girmişti. Rahmetli babasını, Bahar’ı, çocukları hatta Burhan Dayı’sını filim gibi izlemişti.

Bahar iş çıkışı yolun karşısında arabaya yaslanmış, abisini görünce gülümsedi. “Eski Türk filmlerinde yavuklusunu bekleyen jönler gibisin, abi” dedi. “Haydi atla, yemek yiyeceğiz.” “Akşam yemek yapmadım, çocuklar perişan olur. Engin de öyle olunca bıdırdanıyor.” “Salla. Baksınlar başlarının çaresine, eşek kadar oldular. Hala anaları pişirsin, paşaları yesin diyorlar. Başlatma Engin’ine de.”

Bahar gözlerinden yaş gelene kadar kahkahalarla güldü abisine. Arabaya binince sustu. Abisinin söylediklerinde de kafa tutuşunda da bu kadar gülünecek bir şey yoktu. Niye gülmüştü ki, bu kadar.

Araba ana yoldan merkeze doğru ilerlerken “Abi kırtasiyede dur. Kitap alacağım.” “Yine ne alacaksın?” “Gorki’nin ‘Ana’ kitabını alacağım.” “Tamam.”

“Böyle iyi mi?” “İyi iyi, hemen gelirim.” Elini kapının koluna uzatmıştı ki telefonu çaldı. Telefona bakmakla bakmamak arasında ikilemde kaldı. Çantasını açtı, telefonu eline aldı.” Dondu, kaldı. Titreyen elleriyle telefonu açtı. Karşısında konuşulanların bir kısmını algıladı.

“Hayır, hayır, hayır!” diyen sesini duyumsadı.

TEŞEKKÜR EDERİM