Dengede Kalmak

GEÇMİŞİ UNUT GELECEĞE BAK

Arkadan toplanmış açık renk saçlı, hafif gülümseyen genç bir kadın kapıda anahtarla kilidi açarken duruyor. Beyaz, uzun kollu bir gömlek giymiş ve omzunda parlak turuncu renkli bir çanta. Önünde açık renkli, çok noktalı kilidi olan bir dış kapı, kadın üstteki kolu tutarken anahtarla kilidi çeviriyor.

YAZAN: Psikolog Şule SEPİN İÇLİ

 

Hayatımızı esir alan, değişmemize engel olan o kadar klişe sözler var ki “Ne varsa şu klişe sözlerde var!” deyip kaptırıyoruz kendimizi. Toplumsal ve geleneksel yargılar da bunu destekliyor. Zaman içinde anlıyoruz, neyin yanlış neyin doğru olduğunu. Buna da yaşadığımız deneyimler karar verdiriyor. “Boş ver, geçmişi unut, geleceğe bak, kişinin geçmişi beni hiç ilgilendirmez” gibi sözlerden dem vuruyorum. Daha niceleri vardır bu gibi sözlerin.

Geçmişi unutmak, söylendiği gibi kolay olmuyor. İşimize gelenleri, başımıza gelen kötü olaylar karşısında ders almamayı çok kolay unutabiliyoruz. Ne var ki canımızı acıtan olayları unutamıyoruz. Anımsadığımız her an, yeniden-yeniden yaşıyoruz. Duygularımız bile taptaze kalmayı başarıyor. Öfkemizi, üzüntümüzü ağlayarak, bağırıp çağırarak dışa vuruyoruz.

“Anlat, rahatlarsın” olayı da ayrı bir konu. Yaşadığımız acıları içimize atmak hiç iyi değil. Ancak aynı olayı, farklı ortamlarda, duyguların hızını kesmeden anlatıyorsak, bu işlevsel olmuyor. Verdiğim eğitimlerde, aynı yanlışın içine düşenlerden biriyim ben de. Değerli hocamız rahmetli Doğan Cüceloğlu da yaşadıklarını içtenlikle paylaştıktan sonra önerileri sıralamaz mıydı bizlere? Hala yararlanıyoruz bu önerilerden. Beni üzen olayları her anlatışımda, kadınlarla birlikte ağlıyordum. Şimdi aynı acıları paylaşmam gereken gruplarla paylaşıyorum ama hiç ağlamıyorum. Farkındalık kazandım çünkü. Duyguların sanki yeni başımıza gelen bir olay sonucunda yaşanmış gibi anlatılması davranış değişikliği demek değilmiş. Bunun farkına varmak zorlu ama çok öğretici ve iyi bir yol. İçimizi dökmek, davranışlarımızın farkına varmak anlamına gelmiyor. Geçici olarak rahatlıyoruz, hepsi bu.

Geçmişte yaşadıklarımızın aynısını sürekli yaşıyorsak, bu bizim şanssızlığımız değil, hele başkalarının yaptığına olayı bağlayıp kurtulmak hiç değil. Kişilik özelliklerimizde, davranış kalıplarımızda aramalıyız nedenleri. Bizim canımızı acıtan insanlar her zaman olacaktır. Hele çocuksak, bunun önüne geçemeyiz. Bir yetişkin olarak farkına vardıktan sonra yüzleşme yolculuğuna çıkmamız gerekir. Bunu araştırarak, bizi ilerleten yakın dostlarımızla yapabildiğimiz gibi, terapi alarak da yapabiliriz. Hangisini yaparsak yapalım, öğrendiğimiz en önemli durum, içimizdeki canı acıyan küçük çocuğun yetişkini olup ona sahip çıkmak, onu korumak, yanlış yaptığında elinden tutup doğruyu göstermek. Nasıl olduğunu yaşam deneyimimi paylaşarak anlatmak isterim.

Çocukluk travmaları, dolma kalemle yazılmış gibi anılardır ve silinmesi zordur. Çocuk aklımızla olaylara sağlıklı bir biçimde müdahale şansımız olmadığı için kurşun kalemle yazılması mümkün olmaz. Öyle olsaydı, bir silgi işi çözerdi. İstenmeyen olayların travmalara dönüşmemesi için elimizden tutan bir büyüğümüz olursa, kişisel gelişimimiz daha sağlıklı ilerler. Pek çok travma da yaşadığımız evde başlar.

Babam sağlığında evimizi satmıştı. Geçmişimle yüzleşebilmek için doğduğum evi ziyaret etmem gerekiyordu. Fakat evde hep oturan biri olduğu için cesaretimi toplayıp gidemedim. Bu yaz karar verdim, ne olursa olsun o eve gidecektim. Daha önce evimizin sokağından geçmiştim ama farkındalığım gelişmediği için yüreğim ağlama duvarına çarpmıştı. Şansımızdan ev boşmuş ve evin anahtarı uzaktan akrabamız olan bir komşumuzdaymış. Zaten pek çok komşumuz bu dünyadan göçmüştü. Anılarıma veda etmek istiyordum. Bu vedalaşma daha farklı olacaktı. İçimdeki küçüğün elinden tutacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecektim. İmgeleme tekniğini uygulayarak bu destek olma biçimini terapistimden öğrenmiştim. Sizi etkileyen bir olayın tüm boyutlarını, duygularınız, davranışlarınız, fiziksel ortam dahil olmak üzere anlatıyorsunuz. O an yapamadığınız ve şimdi yapmak istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz bir ortam hazırlanıyor. Bu süreçleri deneyimleyerek öğrendiğim için vedalaşmayı aynı şekilde yapacaktım. Yanımda yakın bir dostum vardı. Sanki o evde hiç kimse yokmuşçasına yalnızlığımla travmalarımın derinlerine daldım. İki kardeşim de yanımdaydı fakat ben onları hiç umursamadım. Ablam, eskiden benim yaptığım gibi ağlıyor, sızlıyor, dövünüyordu. Erkek kardeşim, evi nasıl satın alacağını planlıyordu sesli düşünerek. Önce evin merdivenlerinden çıktım ve doğru üst kattaki banyoya yöneldim. Ben o banyoda, Gaziantep’in o kavurucu temmuz sıcağında, 5 saat kapalı kalmıştım. Buzdolabının camını kırmıştım ve ablam da annemden dayak yememem için banyoya girip kapıyı kilitlememi söylemişti. Dayak yeseydim, bu kadar sıkıntı çekmeyecektim ama çocukluk korkusu işte. Bu kez girdiğimde banyo sıcak değildi. Oysa oraya girip banyo yaparken, hep bir sıcaklık duygusu ve bunaltı basardı içimi. Uzun süre kapalı ortamlarda duramamam da bundandır. İçimdeki küçük kızın elini sıkıca tuttum. “Kapıyı kilitlemene gerek yok, ben varım” sana kimse bir şey yapamaz” dedim sevgi dolu bir sesle.

Vedalaşmam gereken üzücü olayların geçtiği yerlere odaklandım. Evimizin merdivenlerinin ortasında durduğumuzda, kolumuzu komşumuzun damına koyacak bir yer vardı. Gece korkularım olduğunda, elimi damın kenarına dayar, pavyonlardan gelen sanatçı seslerini dinleyerek oyalanırdım. O bölüm kapatılmıştı. Evde tadilat yapıldığı halde, merdivenlerdeki keskinlik arkadaşımın dikkatini çekti. “Sen bu evde nasıl yaşadın?” deyince, düşmelerden kaynaklı alnımdaki izi gösterdim ona. Trabzanın hemen yanına annemin koyduğu sana yağ tenekesinin içine ayağım girmişti ve çok kızmıştım. Annem de hatasını görmek ve beni anlamak yerine, kahkaha atarak karşılık vermişti. Alay etme davranışlarından etkilenmem, şakaları çok iyi anlamamam da bundan olmalı.

En son hayal kurduğum, yalnız kaldığım, zaman zaman elektrik ocağında pişen yemeklerin arasında yanan ocağın üzerine kolonya dökme yaramazlığını yaptığım odaya girdim. Bu oda, aynı zamanda kardeşlerimle birlikte yattığımız odaydı. Burada yaşadığım sıkıntıları anımsadım ve küçük kızın elini sıkıca tutup onu kucakladım.

Tuvalette regl olma travmalarım vardı ama orası yıkılmış, başka bir yere dönüşmüştü. Avludaki etkinliğimiz ve el yıkama lavabomuz da yok olmuştu. Çömelerek çamaşır ve bulaşık yıkama deneyimlerimi anımsayıp o anıları da selamladım.

Dışarı çıktığımda, tüy gibi hafiflediğimi hissettim. Komşumuzun kızıyla karşılaştık. Birbirimizi özlemle dakikalarca kucaklayıp öpüştük. Bir-bir komşularımızın kapısının önünden geçtim. Onlarla tatlı anılarım vardı. Hasta olduğumda bana çorba içiren, fıstık kırmaya yardım ederken, gizli gizli yediğim fıstıklara ses çıkarmayıp “Kalk sen çok yoruldun artık” diyerek beni utandırmak istemeyen, köy bulgurunu çok sevdiğim için sofrasında çekinmeden pilav yediğim komşu teyzelerimin sesleri kulaklarımı doldurdu…

Bu ziyarette gözlerimin dolduğu, içimi çektiğim anlarda arkadaşımın, “İyi misin?” sorusundan başka hiçbir şey demeden, elini omzumda tutuşu, bana güç verdi. Günün birinde siz de böyle bir vedalaşmaya eşlik ederseniz, “Ah! Çok üzüldüm, tüh!” gibi sözler sarfetmezseniz çok iyi olur. Böylesi durumlarda kişiyi kendisiyle baş başa bırakmak ve kısa sözler ve dokunuşlarla onun yanında olduğunuzu hissettirmek en iyisi.

Bir sonraki ziyaretimde yaşadığım sokağa içim sıkılmadan gidebileceğim. Hayatta olan komşularımla hoşça vakit geçireceğim.

Dolma kalemle ruhuma işlenmiş geçmişimin silinmesi mümkün değil. Yanlarına küçük notlar koyarak geleceği planlamak mümkün. Benzer olaylar başıma geldiğinde, tekrara düşmeden küçük kıza yarenlik etmek, en zevkli iş.

Son söz: Size güzellikler yaşatan insanlarla, olaylarla vedalaşmanız, zaman alabilir. Onlara veda etmeden de güzelliklerinin eşliğinde, hüznünüzü de yaşayabilirsiniz. Çünkü onlar canınızı acıtır ama size hata yaptırmaz. Tersine sizi besler. Yukarıda paylaştığım vedalaşma, korkulacak, kaygı duyulacak bir durum değil. Deneyebilirseniz, size çok iyi geleceğini anlayacaksınız.

26 Ekim 2026

GEÇMİŞİ UNUT GELECEĞE BAK