Arı Kovanı

KADIN VE ÇOCUK HAKLARI MÜCADELESİ DENEYİMLERİ

Tarih
27 Şubat 2026
Okuma süresi
~11 dk

SÖYLEŞİYİ YAPAN: Şule SEPİN İÇLİ

Şule: Sevgili Umudun Kadınları izleyicilerimiz. Arı Kovanı köşemizin bu ayki konuğu Avukat Ceren Kalay eken, kendisinin pek çok alanda bayağı aktiviteleri var. Önce seni biraz tanıyalım Ceren.

Ceren: 20 yıl oldu meslekte. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezunum. Mesleğimin özellikle son 10 yılında 2.016 ve sonrasında dernek ve vakıflarda aktif görev aldım ve şiddet alanında çok fazla eğitim hem aldım hem verdim. Bir dönem Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Genel Sekreterliğini, bir dönem de Kadın Hakları Merkez Başkanlığını yürüttüm. Dolayısıyla son 10 yılımın çok büyük bir kısmını kadım ve çocuk hakları alanında, dolayısıyla şiddetle mücadele ve diğer medeni hakları anlamında mücadele vermekle geçti. Kendi özel takip ettiğim dosyalarım da çoğunlukla yine kadın ve çocuk haklarını güçlendirme yönünde çalışmalarıma dair. Ama tabii ki başka alanlara dair LGBT, mülteci hakları alanlarında çalıştığım dönemler oldu. Fakat özellikle en çok kadın ve çocuk hakları çalışıyorum diyebiliriz. Şu anda da sivil toplumda daha çok emek vermeye çabalıyorum. 29 Ekim Kadınları Derneğinin yönetim kurulu üyesiyim. Ankara Kadın Dayanışma Vakfının da başkanlığını yürütüyorum. Yönetim kurulu üyesiyim diyelim orada da.

Şule: Hem sivil toplum örgütlerinde hem özel alanda hem de çeşitli haklarla ilgili platformlarda çalışıyorsun. İstersen kadın hakları alanındaki mücadele deneyimlerinden bahsedelim.  Oralarda ne tür sorunlarla karşılaşıyorsun, tepkiler nasıl oluyor?

Ceren: Aslında Türkiye bu anlamda tek değil, dünyanın her yerinde hâlâ kadın erkek eşitliği tam olarak sağlanabilmiş değil. Fakat bizim için uygulama alanımız olan Türkiye ön planda. Türkiye'de sürekli değişen şekilde kadın haklarına bir saldırı ve ayrımcılık söz konusu. Çocuklar için de bu söz konusu.  Aslında ata Erkilin dönemsel olarak ileri gittiği, bazen cephe kaybettiği ama sonra tekrar cephe aldığı ve çabaladığı gibi neredeyse böyle bir haklar alanında savaş hâli var diyebiliriz. Kadın hareketi her zaman var olmuş elbette ama üretim araçlarıyla tarihin dönemlerinde ve bölgeye göre değişiklik gösteriyor. Türkiye'de özellikle doksanlarla birlikte çok güçlü bir kadın hareketi yükseliyor, dayağa karşı kadın mitingi ve bunun akabinde çok ciddi değişiklikler oluyor yasalarda. Fakat sonra tekrar İki binler sonrasında benim deneyimlediğim çok ciddi geri çekilmeyen cephe kaybetme hali diyebiliriz. Belki daha doğrusu ata erkilin daha sert bir şekilde kadın ve çocuk hakları alanına saldırısı hukuki anlamda da gerçekleşiyor. Mesela en son göstergelerinden biri olarak İstanbul Sözleşmesidir. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadele edişin Avrupa Konseyi Sözleşmesidir ve İstanbul'da ilk imzacısı ülke olarak bizim imzaladığımız ve bizim Feride Acar gibi hocalarımızın çok emek verdiği son derece gayet yerli ve milli diyebileceğimiz bu coğrafyalardaki acılardan da yola çıkarak yazılan bir Avrupa Konseyi sözleşmesi vardı ve çok anlamsız gerekçelerle bir gece yarısı bir makam, bir kişi kararıyla çıkıldı.  Çıkılma süreci de hukuka uygun değildi. Yargının da erkek egemen düzene ve biraz da iktidarın etkisine geçmesinin etkisiyle maalesef açtığımız davalar hukuka, anayasaya çok net aykırı olmasına rağmen bu çıkış reddedildi. Dolayısıyla alana dair Çok fazla sıkıntı yaşıyoruz. Kadın cinayetlerinden tutun da kadınların nafaka haklarına kadar medeni haklarına, ekonomik haklarına kadar çok büyük oranda saldırı altında olduğunu görüyoruz. Çok konuşuluyor bu aralar. Mesela birlikte olduğu erkek de değil, iddiaya göre birlikte olduğu erkek ama kızın ailesinin savunmasına göre hiçbir birliktelikleri bile olmayan bir erkeğin cinsel birliktelik teklifini reddetmesini haksız tahrip nedeni saydığı ve yüksek yargılarında bunu onadığına dair bir haber dönüyor. Son dönemde fazla sayıda çok haklılar. Buna bir isyanımız var.  Yasadaki haksız tahrik düzenlemesi, haksız eylem olmasını gerektirir. Bir erkeğin cinsellik birlikteliğinin reddedilmesi nasıl bir haksız eylem olarak yorumlanabilir? Burada Eylem Atılgan hocamızın da çok dile getirdiği üzere aslında erkeklik yasası devreye giriyor.  Burada hukuk inşa edilirken erkek yargı, erkek bakış açısıyla yorumlanıyor. Meclisteki kadın yoğunluğunu göz önüne aldığınızda da bu ortaya çıkıyor. Ama yine de yasalarda erkek için böyle, kadın için böyle diye düzenleme yapmıyorlar. Ama uygulayıcılar bunu erkeğe yönelik öldürme eylemini farklı yorumluyor. Örneğin bunun gibi birçok alanda kadının uğradığı şiddet ve çocuğun uğradığı şiddette o ataerkil erkek bakış açısını çok görüyoruz. Babadır, döver gibi. Babanın şiddeti daha kabul edilebilir görülürken, anneninki ya da bir kadının erkeğe yönelik şiddeti daha sert yargılanıyor.  Aslında yasalarda tam olarak bunu yapamasalar da uygulamadaki bu toplumsal bakış ve eşitsizliği biz her gün iliklerimize kadar hissediyoruz ve her gün bununla mücadele ediyoruz diyebilirim. Mesela Kadın Dayanışma Vakfının mesai saatlerinde açık bir telefon hattı var. Türkiye'nin her yerinden kadınların aradığı bir danışma merkezimiz var. Buraya gelen telefonlardan gittikçe bu kötüye giden ekonomik durumdan da tıpkı dünyadaki savaşlarda ve diğer kötüye gidişlerde olduğu gibi en çok kadın ve çocukların etkilendiğini görüyoruz.  Filistin örneğini verelim. Orada erkekler de kadınlar da çocuklar da öldürülüyor ama kadınların bebeklerini, çocuklarını besleyebilmek için fuhuşasürüklendiğini, bu anlamda ekstra istismar edildiğini görüyorsunuz. Tırnak içinde zayıf halka erkek tarafından diğer kendisi dışındaki zayıf halka görülen varlıklara yönelik sömürü tüm dünyada da ülkemizde de devam ediyor. Biz de bunun karşısında güçlenmeye, güçlendirmeye, Hep birlikte kız kardeşliği inşa ederek daha iyi bir dünyayı yaratmaya çabalıyoruz.

Şule: Genellikle baroda çalıştığında ya da çocuk hakları kadın hakları merkezlerinde çalıştığında birebir kadınlarla iletişime geçmiş oluyorsunuz. Genelde iletişime geçtikten sonra kadınlarda bir cesaretlenme oluyor mu, yoksa böyle bir çaresizliği ortadan kaldırmak için çok çaba gösterdiğiniz anlar oluyor mu?

Ceren: İkisi de oluyor. Kişiden kişiye, yaşadığı şiddetin boyutuna, süresine, içinde bulunduğu durumun çaresizliğine göre değişiyor. Ama çok ciddi oranda, kadınların sosyoekonomik anlamda da zayıf bırakıldığı günümüzde, özellikle adalete erişimde haklarını bilmeleri konularında değişim oluyor. Dolayısıyla haklarını bildiklerinde kesinlikle güçleniyorlar.  Mesela bir örnek vereyim. Boşanma davasında yıllarca şiddet görmüş bir kadın bir sürü hakkı olmasına rağmen, “Artık hiçbir şey istemiyorum. Maddi manevi tazminat, nafaka hiçbir şey istemiyorum. Yeter ki gitsin hayatından” diyerek anlaşmalı boşanırken, karşı tarafın “Çocukları yoksa sana vermem” tehdidiyle bunu yaptığını görüyorsunuz. Ama sonrasında o kişiyle görüştüğünüzde, aslında karşı tarafın elinde olmayan bir şeyin pazarlığını yaptığını, sadece o şiddetle sindirerek kadınları istedikleri noktaya getirip hiçbir şey istemeyecek hale getirdiklerini görüyorsunuz. Oysa o yaşta çocuk çok yüksek oranlarda zaten babaya verilmiyor.  Elinde olmayan bir gücü pazarlık konusu yapmış oluyor erkekler. Dolayısıyla bunu yapmadan önce bir avukata danışmaya geldiğinde zaten bunun karşı tarafın elinde olan bir güç olmadığını fark ettiğindeki tavrı farklı oluyor. Her anlamda güçleniyor. Şiddetle mücadele noktasında da koruma yasası hakkında haklarını bilmesi, Asla yalnız kalmamasının önemini fark ediyorlar. Özellikle boşanma aşamasında kadınların yüksek oranda öldürüldüğünü görüyoruz. Ülkedeki veriler incelendiğinde bu safhada yalnız kalmaması, kurumlara başvurması, bulunduğu ilin barosundan adli yardımından destek talep etmesi, en yakın karakola giderek koruma kararlarını alabileceği ama sadece bu kararları kâğıt üzerinde almak değil de bu süreçte şiddetin artış gösterdiği gerçeğine karşın bunun bilincinde olmasını sağlama noktasında güçlendiriyoruz elimizden geldiğince. Burada sadece bizim değil, tüm kamu kurumlarının, karakoldaki memurun da daha sonra şikâyete gittiğindeki memurun da kendisi görüşme yapan adli görüşmecilerin, Şiddet Önleme İzleme Birimindeki çalışanların,  hepsinin emeği, hakimindosyaya bakışı, hepsi çok çok önemli. Çok bütüncül bir şey. O yüzden İstanbul Sözleşmesi bütüncül politikalardan bahseder. Biz adalete erişimde daha çok Haklarını bilme noktasında ve sonrasında da barınma, adli yardım merkezleri, Ankara Barosunun Gençlik Merkezi var. 7- 24 açık bir şiddet hattı var.Türkiye'nin her yerinden o hattın gecenin üçünde Van’ın bir ilçesinin karakolunda sıkıntı yaşayan kadının da arayabiliyor olması çok iyi bir hizmet. Aslında İstanbul Sözleşmesi bu tarz 7-24 açık hem şiddet kriz merkezleri hem de cinsel saldırı kriz merkezleri açılmasını zorunlu tutuyordu. Taraf devletlerin yükümlülüğüdür. Bu sözleşmeden şu an olduk. Yine de şiddetle mücadele ediyoruz. Devletin yapmadığı yerlerde Ankara barosu örneğinde olduğu gibi 7-24 açık bu şiddet, kriz, telefon hatları. Başka bir ilçede karakolda sıkıntı yaşayan kadın da aradığında belki oraya gidemiyoruz ama oradaki birimi arayıp biz “Ankara Barosu olarak böyle bir şikâyet aldık. Böyle bir sorun yaşanıyormuş” dediğinizde işin rengi değişiyor. Yalnız kalmamaları çok önemli. Yine Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu'nda 7-24 açık bir telefon hattı var. Muhakkak en yakınlarında gidebilecekleri bu kurumlara ulaşmaları gerekiyor. Kadın örgütleri birçok ülkede var. Mor çatıya ulaştığınızda, bulunduğunuz şehirdeki yerel örgüte ulaşıp size yardımcı olmasını sağlamaya çabalıyor. Kadın örgütleri birbirlerini biliyor.  Bu iletişimi kuvvetlendirip asla yalnız kalmamaları noktasında elimizden geleni yapmaya çabalıyoruz.

Şule: Senin pek çok televizyon programın da var galiba, bunlardan da biraz söz edebilir miyiz?

Ceren: Benim kendi yürüttüğüm programım yok ama sıklıkla davet üzerine katıldığım programlar oluyor. Özellikle bu kitlelere ulaşmaya çok ihtiyacımız var. Haklarını nasıl alabilecekleri, nasıl ulaşabilecekleri noktasında kadınları bilinçlendirmek için son bir yıldır düzenli olarak ayda bir kere kanal BD sabah programında sevgili Nebiyle çıktığım bir program oldu. Düzenli olmak mecburiyeti yok ama kayıtları var. Kanal Be'nin Youtube kanalında her seferinde farklı kişilere denk gelme ihtimali oluyor. Hep İstanbul Sözleşmesinden, haklardan, koruma yasasından bahsediyorum ama onun dışında birçok üniversiteler, gazeteci arkadaşlar böyle talepte bulununca elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Hepimizin yükü, hepimizin omuzlarında. Aslında her gün en az bir kadının öldürüldüğü bir ülkede bu konuda bir şey yapabilmek çok çok önemli. Tabi toplum, genç kadınlar, genç kızlar, genç arkadaşlar, üniversitedeki öğrenciler bilinçleniyor da bir yandan.  Flört şiddetinden tutun da şiddet konusunda daha bilinçli hale gelebiliyorlar. Ama tabii kırsalda, tüm ülkede bunun sağlanması sadece sivil toplumun ya da sadece avukatların yapabileceği bir hizmet değil. Bütçe çok bir şey değil ama azımsamıyoruz. Yaptığımız şey çok kıymetli. Hayat kurtaran bir şey yapıyoruz çoğu zaman. Fakat aslında burada devlete görevini sürekli hatırlatma ve politika üretme yükümlülüğümüz de vatandaş olarak çok önemli hepsinden önce İstanbul Sözleşmesine sahip çıkmamız gerekiyor. Çünkü gerçekten içeriğini bilmiyoruz. Çok yüksek oranda ülkedeki vatandaşlar içeriğini bilmiyor. Gerçekten içeriği şiddetle mücadelenin enstrümanlarını belirlemek ve bunu taraf devletlere zorunlu ve yükümlü kılmak dolayısıyla bu ülkede şiddetten uzak yaşamak isteyen vatandaşlar olarak sözleşmemize sahip çıkıp onu geri istemek zorundayız. Bunun yanı sıra sözleşme olmasa bile hukukumuzda şu anda da anayasa uyarınca zaten devletin temel yükümlülüklerinin başında geliyor. Vatandaşlarının güvenli bir çevrede yaşama, Maddi manevi varlığını geliştirme hakkını tanımak zorunda. Devletin bunu hem kendi uygulayıcıları eliyle pozitif yükümlülüğü var. Zarar vermemek anlamında hem de pozitif yükümlülüğü var bu güvenli çevreyi bize sağlamak noktasında. Biz neden vergi veriyoruz? Sağlıklı bir çevrede şiddete uğramaksızın yaşama hakkımıza sahip çıkmak için fakat bunu göremiyoruz.  Aile Bakanlığından tutunda gençlik Bakanlığının sorumlulukları var. Suça sürüklenen çocuklardan bahsediyoruz ama gençlik bakanlığı ne yapıyor bilmiyoruz? Dolayısıyla haklarımızı aslında bizim talep etmemiz gerekiyor. Sade vatandaşlar olarak mesela ben Millî Eğitim Bakanlığından çocuğumun nasıl bir eğitim aldığını, gittikçe bir şeriat karanlığına gidip gitmediği sorusunun yanıtını almak zorundayım. Maalesef Ramazan ayındayız. Her gün haberlerde tarikatların okullara dolduğunu duyuyoruz. Laik, eşitlikçi bir eğitimle birçok şeyihalledebiliriz. İstanbul Sözleşmesi, önleme başlığı altında tam bundan bahseder. Kadın erkek eşitliğini yayan farkındalık yaratan bir eğitim sistemi önceliklidir.  Sadece suç işlendikten sonra ya da işlenme ihtimalindeki önleme koruma değil,insanların hayata ve diğer cinsiyete bakışına dair de bir şey yapması gerekir. Bütün devletlerin önlemek amacıyla MillîEğitim Bakanlığı başta olmak üzere görevli olması lazım. Bu şiddeti önlemek için sonrasında kadınları, çocukları ve aileyi korumak adına Aile Bakanlığının çok fazla yükümlülüğü vardır ama bakıyorsunuz geçen yıl zaten Diyanetin muazzam bir bütçesi var. Ülkemizde Aile Bakanlığı bütçesi son derece kısıtlı. Bu bütçeden okul öncesi Kuran eğitimi veriyor olması gerekçesiyle Diyanete para aktardığını görüyorsunuz.  Bunların hepsi politik tercih. Gerçekten baktığınızda şiddetle mücadele etmek istiyorsak bunun yolunun sürekli dini eğitimiöne çıkarmak mı olduğunu düşünüyoruz? Öyle gibi görünüyor. Halbuki bütün dünyayı, insan tarihini şöyle bir Göz önüne aldığınızda, aksine dini eğitimler değil, laik, çağdaş eğitimler ve bireyin önce güçlendirilmesiyle şiddetin önüne geçilebildiğini görüyorsunuz. Dolayısıyla gerçekçi olmak zorundayız ve yasalarımız, anayasa başta laiklik ilkesinden, karma eğitimden, bilimsel, laik, demokratik eğitimden bahseder. Biz bunlardan gittikçe uzaklaşıyoruz. Ülke olarak sonra da şaşırıyoruz. Gerçekten neden çocuklar her gün suça sürükleniyor? Çocuklara ülkede resmen bir gelecek hayali bırakmadık. Ülke olarak baktığınızda ekonomik anlamda iyiye gitmiyor. Yanı sıra eğitim iyiye gitmiyor, bakanlıklar görevini yapmıyor. Gençlik Bakanlığının aslında çocuk suçluluğuyla ilgili birçok şey yapması ve yüklenmesi gerekir.  Mahalle bazında spor kompleksleri, spor yarışmaları olmalı. Avrupa'daki, batıdaki ya da refah seviyesi yüksek ülkeleri gözlemlediğinizde çocukların küçük yaştan itibaren spora, eğitime, birçok enstrüman çalmaya yönlendirildiğini görüyoruz. Ama Türkiye gittikçe bundan uzaklaşıyor.  Neredeyse müzik günahtır diyen insanlar tarafından eğitim verilmeye çalışıldığını görüyoruz. Sade vatandaş olarak bütün bunların karşısında durmak, anayasal yasal haklarımızı talep etmek sanıyorum en önemli görevimiz. Bunun yanı sıra da benim gibi kendini şanslı sayan, bu anlamda ayakları üzerinde durabilme şansına erişebilmiş kadınlar olarak aslında diğerlerine dair bir güçlendirme yapabilir miyiz, ne yapabiliriz? Birçok kişi böyle bir çaresizlikle geliyor bana. Diyorum ki “eğer sen memurum, yapamam örgütlenemem” diyorsan, farkındayım, gerçekten bir korku imparatorluğunda yaşıyoruz. O zaman birçok derneği,vakfı destekleyebilirsiniz. Alana dair çocuk suçluluğu çalışan var. Çocuğa yönelik cinsel sömürü çalışan dernekler, Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleri, eğitim dernekleri, kadın dernekleri, vakıflar var. Sivil toplumu güçlendirebilirsiniz.  Kendiniz bu anlamda örgütlenemiyorsanız bile buralara desteklerde bulunabilirsiniz. Maddi manevi gönüllüsü olabilirsiniz. Yapabileceğimiz çok çok çok şey var ama hepsinden öte şu an birbirimizi güçlendirmek, birbirimize nerede, nasıl destek olabiliyorsak o bilgi birikimini arttırabilmek, önce kendi farkındalığımızı yükseltmek ve bununla da konumuza, komşumuza, mahallemizdekiarkadaşımıza nasıl destek olabiliriz noktasında biz hep birlikte birbirimizin çaresiyiz. Bu bir gerçek ve sürekli yüzyıllardır insanlar hep yapılan o nifak tohumları ekerek bizleri birbirimize düşman etme pratiğinin sadece belli başlı bizi sömüren kişilerin işine yaradığını görmek zorundayız. Bunları aramızdan çıkarıp bir arada ne kadar güçlü olduğumuzu, birbirimize destek olduğumuzda ne çok şey değiştirebileceğimizi görmeye de çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. O yüzden çok kıymetli buluyorum.

Şule: Genellikle çalışmalarına baktığımızda hep kadın örgütleri, kadın ve çocuk konularında çalışmalar yürüttüğünü görüyoruz. Bu ilgi ne zaman ve nerede başladı acaba?

Ceren: Ben hep Alaylı feministim diyorum. Feminizm üzerine okumalar yakma şansına erişemedim açıkçası.  Okuyup aydınlanarak değil, kendim zaten ikinci kız çocuğuyum ve terapistime sordum.  Terapistimin yorumuydu. “İkinci kız çocuğu musunuz?” diye sordu bana. “Evet” dedim, “Nereden bildiniz?” “Çok hissediliyor. Erkek olmanız istenmiş muhtemelen ebeveynleriniz tarafından. İlki kız, bu da erkek olsun artık diye ve siz bu hissi çok algılayarak buna göre şekillenmişsiniz” demişti ve gerçekten farkında olmadan aslında 2 kız evlat sahibi olmanın gerginliğini yaşamış, ailemde hissetmişim. “Küçüklüğümden itibaren aslında koruma güdüsüyle erkek gibi olmaya yönlendirme bu. Daha üst bir seviyeye gelmeye çabalamak gibi. Çocuk dünyamda bunu iyi niyetle beni korumak amacıyla yapsa da ebeveynlerim, başka bir şey olmam gerektiği ve o olmadığımiçin aşağıda olduğum hissini daha çocuk yaşta hissederek ve buna bir isyan duyarak büyüdüm. Sonrasında da bu ülkede güçlü olmak adına hukuk okumamın kıymetli olduğunu düşünerek hukuk okudum ve çalışırken de alanda sürekli kendim bir kız çocuğu olup büyümemden kaynaklı o eşitsizliği hep damarlarımda, hep tavırlarda hissettim. Mesela savcı olmak istedim. Özellikle bunu söylediğim insanlar bana, “Kadından savcı oluyor mu ya?” Gibi sorular sordular. Öyle de bir oluyor ki Süreyya ağaoğlu'nun ilk avukat olmak için o yıllarda verdiği mücadele sonucu kadınlar Türkiye’de hukuk fakültesinde okuyabiliyor. Bu yeni inşa edilen Türkiye'de oluyor. Açıkçası ben de hep damarlarımda bu eşitsizliği hissettim ve buna dair iş hayatımda da bu alana dair çalıştığımda kendimi manevi olarak çok iyi hissettim. Kadınlarla birlikte, çocukların da aynı şekilde çocukluktan bu güdünün ve buna isyanın geldiğinde çok fark ettiğim için çocukları ve kadınları güçlendirme ihtiyacımızı hissetmeye başladım. Meslekle birlikte ve en yakınlarında hissediyorsunuz.  Bazen gerçekten Gün çok zor geçiyor ama ertesi gün tekrar küllerimizden doğup o kadınlar da çocuklarda öldürülen dediğin yakınların da o yalnız değilim, güçlüyüm hissini gördüğümde, ben tekrar güçleniyorum. Çocukluğumdan itibaren hep hissettiğim bu eşitsizlikle mücadele isteğinden çıktı ve işim de buna dair gerçekten bana imkân sağlıyor. Buna dair bir şey yapabilmek adına zaten hep böyle olmuş. Süreyya Ağaoğlu, Türkan Saylan örneği gibi, kendini şanslı gören kadınlar hep mücadele vermiş benim de öyle.

Şule: Katıldığın için çok teşekkür ediyoruz ve izleyicilerimize son bir mesajım varsa onu da alalım.

Ceren: Ben teşekkür ederim, elinize sağlık. Asla yalnız yürümeyeceksin diyebilirim. Gerçekten yalnız değilsiniz. Yalnız olmak zorunda değiliz. Bir arada çok güçlüyüz, çok güzeliz.

27 Şubat 2026

KADIN VE ÇOCUK HAKLARI MÜCADELESİ DENEYİMLERİ