YAZAN: Filiz GÜLMEZ
SESLENDİREN: Münevver ERTÜRK
Cemal Bey, eşinin ölümünden sonra, yaşadığı çevreden uzaklaşmıştı. Tanımadığı bir duygu sarmalının içindeydi son zamanlarda. Boşluktaydı da yer ayaklarının altından kayıp gidiyordu sanki. Bu durumunun farkındaydı, ancak içine hapsolduğu kabuğu kıracak gücü bulamıyordu. Öğle yemeğinden sonra mahalle kahvesine uğrar, bir iki el oyun izler, kalkar dolaşırdı sokaklarda. Evinin kapısına geldiğinde canı içeri girmek istemezdi. Yine aynı isteksizlikle kapının eşiğine yavaşça çöktü. Hele şu sarı, hüzünlü sonbahar gününde hiç keyfi yerinde değildi.
Eşiyle geçirdiği güzel yıllarını düşündü. Neşeli, hareketli, çalışkandım o zamanlar, diye geçirdi içinden. "Sabah erken kalkar, sakal tıraşı olur, ev içinde bile pantolon ceket giyer, dışarı kravatsız çıkmazdım." diye sürdürdü iç sesi. Bu özelliklerini köy enstitüsünde okuduğu yıllarda kazanmıştı. Şu son zamanlarda tıraş olmaya üşeniyordu. Sakalları epey uzamıştı; tanıdıkları "Hayrola hocam, sakalı koyuvermişsin, ne o entel sakalı mı, yoksa?" diyorlardı. Onlara cevap vermiyor, sadece kafasını sallıyordu, uğraşmayın benimle, der gibi. Hiçbir şey onu avutmuyordu. Bir işin başına geçse hemen isteksizleşiyor, işi yarım bırakıyordu.
Çocukları da babalarının bu durumuna çok üzülüyorlar, ona yardımcı olmak istiyorlardı. Kızı Nermin, küçük oğlu Nihat Ankara'da yaşıyordu. Büyük oğlu Nazım, İstanbul'daydı. Annesiyle babası için yakınlarında ev kiralamıştı. Annesinin ölümünden sonra babasını yalnız bırakmıyordu. Çaresiz, Cemal Bey oğlunun evine taşınmıştı. Nazım, onun yeniden hayata dönmesi için yollar arıyor, ilk gençlik yıllarından, çocukluğundan konular açarak bir kapı aralamak istiyordu. Bir süre önce çocukluk ve gençlik yıllarını düşündüğü, hep o yılları anlattığı aklına geldi. Okulunun bulunduğu şehre gitmeyi, orada geçirdiği yeni yetmelik dönemlerini anmak istediğini anımsadı. Cemal Bey'in çok sevdiği bir arkadaşı vardı. Bir süre onunla yazışmışlardı da. Adını anımsamaya çalıştı… Babasına sordu bir gün. "Ne yapacaksın oğlum, eski bir arkadaş, o kadar." diye oğlunu yanıtlayınca Nazım hemen atıldı, "Olur mu baba, eşi de annemin arkadaşıydı, Enstitüde aynı sınıfta okumuşlardı ya." Cemal'in gözleri doldu eşinden söz edilince. Fısıldar gibi "Ali Balkanlı" adı çıktı ağzından." Evet, Ali Balkanlı'ydı, nasıl hatırlamam." diye yazıklandı oğlu "Onlar bize gelince çok sevinirdim, mutlu olurdum," Cemal, hiçbir şey söylemedi; yüzünde sorgulayan bir ifade gezindi.
Nazım, babasıyla konuştuktan sonra yan odaya geçti. İnternetten Ali Balkanlı adını aradı; bulamadı. Sonra babasının okuduğu Kastamonu'ya bağlı Gölköy Köy Enstitüsünü aradı; Enstitünün sayfası çıktı karşısına. Nazım heyecanlandı, babasının okul fotoğraflarıyla karşılaşınca. Fotoğrafın birinde keman çalan bir kız öğrenci, diğerinde öğretmenlerle toplu çekilmiş öğrenciler, ellerinde mandolinleri. Fotoğrafların üzerinde 1940 tarihi. Diğer birinde de Gölköy Köy Enstitüsü'nün binaları: yemekhane, kütüphane, kooperatif ve derslikler. Bunun tarihi 1945. Bir başkasında da okul binalarının köylüler tarafından yapılışı… Bir diğeri şaşırtıyor Nazım'ı: At üzerinde bir kız. Alttaki yazıya gözü ilişiyor: "1945 yılı ve o bayan orada öğretmen adayı." Duygularını kontrol edemeyerek yüksek sesle düşünüyor, "Bravo vallahi, 1945 yılında kadınlar ata biniyormuş." Fotoğraflara bakarken babasını unutmuştu. Cemal Bey, oğlunun sesini duyunca meraklandı, kapıdan kafasını uzattı. "Hayrola Nazım, ne oldu?" Nazım babasını görünce "Yok bir şey,” demeyi düşündüyse de hızla vazgeçti. "Evet, baba hem de çok şey var, gel hele gel." deyiverdi. Cemal Bey, odaya girdi, oğlunun yanına oturdu. "Ya baba, köy enstitüleri ne harika yerlermiş. İnternette Gölköy Köy Enstitüsünün resimlerine bakıyordum. Gerçi sen de anlatırdın bize, ama…" Cemal Bey'in yüzü ışıldadı Gölköy'ü duyunca. Nazlanmadan oğlunun gösterdiği resimlere baktı. Kimilerinin yazdığı notları okudu. Birini okurken gözleri doldu:
"Zonguldak'ın Alaplı beldesinde üçüncü sınıfa geçtiğim yaz tatilinde köy enstitülerinde okuyan öğrenciler bir araya gelirlerdi. Aralarında Gölköy'den de tanıdıklarım vardı. Bahçelerde toplanır, sohbet ederler, kitap okur okuduklarını mütalaa ederlerdi. Mandolin çalarlar, şarkı söylerlerdi. Türkçeyi çok güzel konuşurlardı. Çok kibar davranırlar, hiç aralarında laubali hareketlere rastlamazdık. Onlara gıpta ederdik. Bir de çok güzel giyinirlerdi. Enstitünün verdiği lacivert kumaştan tören elbiseleri, bir çift ayakkabıları, temiz çamaşırları vardı. Ali Balkanlı, dedemin kardeşinin oğlu. Ondan duymuştum."
Nazım, babasının gözlerini yaşartan satırları okurken Ali Balkanlı adını görünce irkildi. Kendisi fark etmemişti. "Ali Balkanlı arkadaşın, değil mi baba!" Heyecanla çıkmıştı ağzından sözler. Cemal Bey, başını evet anlamında salladı. Gözyaşlarını eliyle silmeye çalışıyordu. Nazım, babasına bir şey söylemeden tekrar yazıya döndü. Kafasında bir şimşek çakmıştı. Hangi tarihte yazılmıştı, yazana bir mesaj göndererek iletişim kurulabilirdi. Yazarın adını buldu: Mehmet Zeybek. Yakın tarihlerde yazılmış, yorumlar yapılmıştı. O da yorum yazarak babasının arkadaşının hayatta olup olmadığını sorabilirdi. Hemen yorum bölümüne öğrenmek istediklerini yazdı. Ertesi günlerde internetten hiçbir yanıt gelmemişti yorumuna. Ama sevindirici olan Cemal Bey internetten köy enstitüleriyle ilgili sayfalarda geziniyor, oğluyla bunları paylaşıyordu. Nazım, aklına koymuştu, yanıt gelse de gelmese de babasını Gölköy'e götürecek, onunla okulun bulunduğu yerleri gezecekti. Babasının anılarını tazeleyerek ona yaşama gücünü yeniden kazandırabileceğini düşünüyordu.
Gölköy'den yanıt bekleyip umutlarının kesildiği günlerden birinde Nazım, ona gelen iletilere bakıyordu. Gölköy Köy Enstitüsü Vakfı'ndan gelen iletiyi gördü. "Ben Vakfa göndermemiştim ki," diye geçirdi içinden. Sonra telaşla sayfayı buldu, ileti Ali Balkanlı'dan gelmişti. Gözlerine inanamadı. İletiyi okumadı, önce babasının görmesini istiyordu. Koşturarak onun odasına daldı. Cemal Bey, uzanmış, dinleniyordu. Gözleri kapalı mı diye baktı. Kapalıydı. Oğlunun geldiğini çoktan fark etmişti oysa. "Ne var Nazım, ne oldu gene?" derken gözlerini açmadı. "Müthiş bir haberim var baba, gel bak sana ne göstereceğim." Cemal Bey isteksiz kalktı, oğlunun arkasından yan odaya girdi. "Gel otur, bak yolladığım yoruma yanıt gelmiş." diyerek babasına açtığı sayfayı gösterdi. " Ne güzel bir rastlantı bu, Mehmet Zeybek'ten haberinizi aldım. Ben de bugünlerde sevgili arkadaşım Cemal'i düşünüyordum. Cemal’ciğim, başın sağ olsun sevgili eşin Neriman'ı kaybetmişsin. Hayat devam ediyor kardeşim." Baba oğul ilgiyle iletiyi okudular. Sonunda şöyle yazıyordu:
" Hep sana ulaşmak istiyordum, ne internetten ne de telefondan sana ulaşabildim. Aziz kardeşim, Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü nedeniyle bir sempozyum düzenlenecek. Senin de sempozyuma katılmanı, köy enstitüsünde bire bir yaşayıp gördüğün güzellikleri paylaşmanı çok istiyorum. Hem de nerede biliyor musun, Gölköy'de. Vakıf ile Kastamonu Üniversitesi düzenliyor. Bu arada seninle yeniden anılarımızı canlandırma fırsatı da buluruz. Hemen alttaki telefonla beni ara. Can dostun, Ali Balkanlı."
Nazım, sevinçle babasını kucakladı. "Gördün mü baba, Ali Amca hayatta ve seni çağırıyor, ne güzel bir fırsat." Cemal Bey de çok duygulanmıştı. Gözlerinden yaşlar boşalmıştı. Konuşmakta zorlanıyordu. "Çok iyi de nasıl gideceğim, sağlığım iyi değil, sen de biliyorsun." Oğlu duygu yüklü yalvaran gözlerle babasına baktı. "Hayır, baba sen hasta değilsin, annemi kaybettikten sonra kendini yalnız hissediyorsun. Senin bir sihirli değneğe gereksinmen var, işte o da ayağına geldi. Ne olur baba, ben seni götürüp Ali amcaya teslim edeceğim." Baba oğul kucaklaşarak bu sevinci paylaştılar.
Sempozyum günü gelip çatmıştı. Nazım, babasını Gölköy'e götürdü. Ali Balkanlı'yla birlikte başka köy enstitülerinde okumuş yaşıtlarıyla, Kastamonu Üniversitesi çalışanlarıyla öğrencileriyle dolu güzel bir kalabalık karşıladı onları. Birbirlerini görünce iki eski arkadaş dakikalarca sarılıp ağlaştılar. İkisinin ailesi de Saraybosna'dan gelerek Zonguldak'ın Alaplı ilçesinde yerleşmişlerdi. Uzun boylu, açık tenli, sarı saçlı gençlerdi ikisi de. Renkli gözleri ve yakışıklı oluşlarıyla göz doldurmuşlar, nice yürekleri hoplatmışlardı. Şimdi ak saçlıydılar, boyları eski uzunluğunu yitirmişti. Ali Balkanlı'nın yürürken sağ ayağı aksıyordu. Ama ikisi de okula yeni yazılan çocukların heyecanını yaşıyordu. Cemal Bey çok mutlu olmuştu. Bir an önce okulunu görmek istiyordu. Onları vakfın binasına götürdüler. Çay, yiyecek bir şeyler ikram ettiler. Cemal Bey'le Ali Balkanlı eski günleri konuştular. Sonra Gölköy Köy Enstitüsü'nün ders yaptıkları binalarına gittiler. Nazım da babasının mutluluğunu görünce çok iyi bir iş başardığını düşünerek seviniyordu. Yeniden hayat bulmuştu Cemal Bey. Hasan Ali Yücel'in de mezun olduğu Gölköy Enstitüsü binalarının Jandarma Eğitim Komutanlığında koruma altında olduğunu öğrenince çok sevindi. Birçok köy enstitüsü gibi okulunun da yok olup gitmiş olacağı korkusunu duymuştu hep. Kışla içinde kültür mirası olarak korunan binaların eğitime gelen genç askerlere "Cumhuriyet mirası" diye tanıtıldığını öğrenince çok duygulandı. Gözleri doldu.
Yemekhanenin olduğu binayı geziyorlardı. Ali Balkanlı Cemal Bey'e: "Bu binanın senin için özel bir anlamı olmalı Cemal’ciğim," diyerek güldü. Cemal'in yüzü kızardı, sesi titredi. "Ne özelliği olsun ki, yemekhane işte." Arkadaşı hınzır gülüşünü sürdürdü. "Canım hani şu sürekli yemek yerken kitap okuyan kız vardı ya." Kaçamak yanıt verdi Cemal Bey.
"Sadece bir arkadaştı, okumayı çok seven bir arkadaş. Onunla kitaplardan konuşmaya bayılırdım, hepsi bu."
"Hadi oradan, zaten sürekli okuyup tartıştığımız çalışmalar olurdu." diye konuyu sürdürdü Ali Balkanlı. "Sen onu bırak da yemekhanemizi aynı zamanda sinema, tiyatro ve eğlence salonu olarak kullanırdık, hatırladın mı? Hafta sonları her sınıfın zorunlu olarak hazırladığı piyesleri, halk oyunlarını, koroları izlerdik. Böylece her öğrencinin yeteneği ortaya çıkardı. Rahmetli Neriman'la da bir piyes çalışmasında yakınlaşmıştık. Sonra biliyorsun arkadaşlığımız evliliğe kadar gitmişti." Bunları söylerken derin bir iç çekti. "Ya ne güzel günlerdi Cemal’ciğim, haklısın ayrıca anımsıyor musun, her sabah, bütün öğrenci ve öğretmenlerimiz ile top sahasında, davul, zurna, mandolin ve akordeon eşliğinde halk oyunlarımızı oynardık." Başını salladı Cemal Bey, "Harika günlerdi o günler."
Binaları gezdikten sonra bahçeye çıktılar, ama eski bahçeyi bulamadılar. Yine anılarıyla yaşatmaya çalıştılar koruluğu, bahçeyi. Ali Balkanlı uzaklara bakarak "Tarım derslerimiz vardı, şimdi okullarda okutmuyorlar artık. Her sınıfın ayrı bir koruluğu olurdu." Evet, diye atıldı Cemal Bey "Her öğrenci bir çukur kazar, fidanlarını dikerdi. Okul bitinceye kadar da o fidanlara bakar, büyütür; onlardan sorumlu olurdu." "Bir de şimdiye bakar mısın, güzelim ağaçlar hiç acımadan sökülüyor, yerlerine binalar konduruluyor, hatta kuleler." diye sürdürdü Ali Balkanlı. "Oysa Tabiat Bilgisi öğretmenlerimiz bizleri çevreyi koruma, geliştirme bilinciyle eğitirlerdi. Üstelik yaşadığımız yörede ne kadar bitki, ağaç, ot türü varsa onlardan örnekler toplar, defterlerimizin arasında kurutur, o bitkilerle ilgili açıklayıcı bilgiler yazardık altlarına." Arkadaşı gülümseyerek başıyla evetledi: “Doğru söylüyorsun, defterimiz botanik bahçesine dönerdi." İki arkadaş eski günleri anarak dolaşırken mekânı da zamanı da unutmuşlar, Enstitülü günlerine dönmüşlerdi. Nazım da onlarla yürümüş, büyük bir ilgi ve memnuniyetle onları dinlemişti. Babası yeniden hayata dönmüş, kendini bulmuştu. "Köy Enstitüleriyle ilgili anılar, mekânlar bile bir yaralı yüreği onarıyorsa, o okullarda eğitim görmek insanlara neler neler kazandırırdı. Çok yazık olmuş, o değerli eğitim kurumları kapatılmış…" diye düşündü.
Ertesi gün sempozyum başlayacaktı. Enstitünün sınavına girmek için köylerinden yürüyerek ilçe merkezine gelen, annelerinin verdiği yumurtaları satarak harçlıklarını çıkardıktan sonra sınava giren iki erkek çocuğunu o güzel dünyalarında bırakarak kaldıkları otele dönmüştü Nazım, içinde hem mutlu hem de buruk duygularla.




