
YAZAN: Emine KAMÇI
Ufukta görünen dağların önünde boylu boyunca uzanan geniş bir deniz, sanki her şeyinden vazgeçmişçesine bir uyku sessizliğiyle kıyıya sokuluyordu. Ufuk çizgisinde, gökyüzünün maviliğiyle kucaklaşan dağlar, doğanın gücünü hissettirircesine birer nöbetçi gibi olanca görkemiyle bulutlara yükseliyordu. Denizin yüzeyi, rüzgârın dokunuşuyla ipek bir çarşaf gibi salınıyor, uzaklardan kopup gelen dalgaların kıyılarda oynaşması, geçmişten gelen bir anı gibi kulaklarda yankılanıyordu. Oysa her şeyden habersiz olan güneş, tüm ışıklarını yeryüzüne göndererek yaslı olan bu denizin üzerini sarı pırıltılara boğuyordu.
Genç kadın, uykusunun arasında bir takım sesler işitti. Bir erkek sesi, ‘Hiç haberimiz olmadı!’ diyordu yüksek sesle. Bir başka erkek sesi de ona, ‘Ben de yeni öğrendim.’ Diye karşılık verdi. Bunlar, sokaktan geçenlerin konuşmalarıydı. Sesler, ayakkabı tıkırtıları eşliğinde uzaklaştı.
Demek gördüklerinin hepsi bir düştü. O pırıltılı deniz, kıyıda oynaşan dalgalar, Denizin hemen yanı başında yükselen görkemli o dağlar… Hepsi ama hepsi birer düşten ibaretti. Birden küçük kızı aklına gelince, yerinden fırladı. Çocuğun odasına girince onun çoktan kalkmış olduğunu fark etti. Kalkmakla yetinmemiş, bir de üzerindekileri çıkarıp yeni bir pijama takımıyla değiştirmişti. Kadın, karşısındaki görüntüye bakınca, kendini gülmekten alamadı. Üzerinde kırmızı pamuklu pijamalarıyla, ayağında, kendisine büyük gelen, annesinin topuklu terlikleri olduğu halde, kıvırcık saçlı küçük kız, odanın ortasında, dikkatle yürümeye çalışıyordu. Attığı her adımda, terliklerin çıkmasına engel olmak için ayak parmaklarını durmadan sıkıyor, dengesini sağlayabilmek adına kollarını iki yana açıyordu. Sanki çok önemli bir şey yapıyormuşçasına yüzünde ciddi ve kararlı bir ifade vardı. Oysa bu durum, ona göre eğlenceli bir oyundu. Bu oyunu sürdürürken kâh sendeleyip düşüyor, kâh toparlanıp yine yürümeye çalışıyordu. Genç kadın kızının bu oyunu inatla sürdürmesine gıptayla bakıyor ve yüreğinin mutlulukla dolduğunu duyumsuyordu. Çünkü onun gelecekte güçlü bir karakter olacağını düşünüyordu.
Birden gözlerinde o kötü anılar canlanıyor ve düşünceleri yine o yıllar öncesine kayıyordu.
‘Kalabalık bir meydanda patlayan bir bomba.’ Haberlerde buna benzer bir tümce kullanmışlardı. Eşi ve kızıyla birlikte O meydandan geçiyorlardı. Kimse daha ne olduğunu anlamadan, o sarsıcı sesi işitmişlerdi. Eşinin yaralanmasına karşın, o ortamdan kaçmayı sürdürerek çeşitli ebatlarda şişeler bulunan bir parfüm mağazasına sığınmışlardı. Dışarıdan siren sesleri geliyordu. İnsanların bağrışmaları da bu seslere eşlik ediyordu. Eşi yaralıydı ve bir an önce onun hastaneye ulaşması gerekiyordu. Genç kadın onun ölmesinden çok korkuyordu. Ancak eşi için bir şey yapamadığından, müthiş öfkeliydi. Küçük kızı o günlerde yalnızca bir bebekti. Bu nedenle de bir şeyler yapma şansı az görünüyordu.
Ansızın kadının gözü bir şeye takıldı. Dükkânın görünür görünmez bir köşesinde kırık bir ayna duruyordu. Öyle batıl inançları yoktu ama o anki psikolojiyle, şunu düşünmeden de edemedi. ‘Yoksa bu ayna, bir uğursuzluk işareti miydi?’ ardındansa çarçabuk bu fikri kafasından atıp sorunlarına odaklandı.
Onlara yardım ulaştığında, eşi için artık yapacak bir şey kalmamıştı; onu kaybetmişlerdi.
O günden beri kadın hep kendini suçlamış, o parfüm mağazasında takılı kalmış, adeta bu mağazaya yıllarca kendini hapsetmişti.
Eşi öldükten sonra sanki ortasından çatlamış bir köprünün üzerinde gibiydi. Bir yanda geçmişin alışkanlıkları, anıları ve yarım kalmış hayaller, diğer yandaysa, kızı ile birlikte yürüyecekleri hayat, yani gelecekleri vardı. Belki üzerinde bulundukları köprü pek de sağlam değildi ama geri dönmenin artık mümkün olamayacağını da biliyordu. Bu durumda en iyi yapacağı şey, kızının elini sağlam tutarak korkmadan ileri yürümekti. Bunu da bir şekilde becermeliydi.







